Aylık arşivler: Aralık 2009

Filmler ve Albümler (Top 20 / 2000-2009)

Madem 2000 li yılları geride bıraktık ve artık 2010 lu yıllara giriyoruz, ben de sıkı bir müzik tutkunu ve filmsever olarak son 10 yıla damgasını vuran (en azından benim bünyeme tesir eden) film ve albümleri sıralayayım..

Henüz dinleme fırsatı bulamadığım albümler ve izleme şansına sahip olamadığım (Avatar ve District9 gibi) filmler beni mazur görsünler artık..

Bu arada listelerdeki eserler alfabetik düzene göre sıralanmış olup herkese de bir nevi tavsiyemdir efendim..

SON 10 YILIN EN İYİ FİLMLERİ

A Beautiful Mind – Ron Howard
Crash – Paul Haggis
Children Of Men – Alfonso Cuaron
Das Leben Der Anderen – Florian Henckel Von Donnersmarck
Der Untergang – Oliver Hirschbiegel
Eastern Promises – David Cronenberg
El Laberinto Del Fauno – Guillerme Del Toro
In Bruges – Martin McDonagh
Inglourious Basterds – Quentin Tarantino
Memento – Cristopher Nolan
No Country For Old Men – Ethan & Joel Coen
Lord Of The Rings – Peter Jackson
Prestige – Christopher Nolan
Pianist – Roman Polanski
Requem For A Dream – Darren Aronofsky
The Curious Case Of Benjamin Button – David Fincher
The Wrestler – Darren Arronofsky
V For Vendetta – James Mc Teigue
Watchmen – Zack Snyder
Zwartboek – Paul Verhoeven

SON 10 YILIN EN İYİ ALBÜMLERİ

Babylon – Wasp
Dance Of Death – Iron Maiden
Domino Effect – Gotthard
Down To Earth – Ozzy Osbourne
Fall – Shakra
Feel The Steel – Steel Panther
Guitar Gangster & Cadillac Blood – Volbeat
Hardcore Superstar – Hardcore Superstar
Humanity Hour – Scorpions
In10sity – Pink Cream 69
Into The Labyrinth – Saxon
Karkelo – Korpiklaani
Last Look At Eden – Europe
Nostradamus – Judas Priest
One X – Three Days Grace
Revolve – Danger Danger
Scream Aim Fire – Bullet For My Valentine
Tales Of The Crown – Axel Rudi Pell
Tempo Of The Damned – Exodus
Trust – Jaded Heart

Edit: Yazıyı yazdıktan sonra izlemiş olduğum Avatar, District 9 ve The Fall tek kelimeyle harika filmler. Bir de Hotel Rwanda‘ yı ekleyebiliriz:)

Gole “Yabancı” Bir Lig

Aşağıdaki liste Turkcell Süper Lig 2009-2010 sezonunun ilk yarısındaki gol krallığı sıralamasını gösteriyor..
  • Ariza Makakula (13)
  • Harry Kewell (9)
  • Julio Sezar (9)
  • Alex De Souza (7)
  • Andre Moritz (7)
  • Daniel Güiza (7)
  • Gustavo Colman (7)
  • Shabani Nonda (7)
  • Floresta (6)
  • Bobo (6)
  • Mustafa Pektemek (6)
  • Milan Baros (5)
  • Mendosa (5)
  • Cenk İşler (5)
  • Cangele (5)
  • Jedinak (5)

Yukarıda gözüken 5 gol ve üzerinde gol atan futbolcuların oluşturduğu listedeki toplam gol sayısı 109. Ancak bu gollerin sadece 11 tanesini yerli futbolcular kaydedebilmiş. Çarpıcı bir istatistik olsa gerek. Söz konusu o goller de Gençlerbirliği’ nden Mustafa Pektemek ve Kasımpaşaspor’ dan emektar Cenk İşler’ e ait. Üstelik Baros’ un ilk yarının büyük bir kısmını sakat geçirmiş olmasına rağmen bu listede yer alabilmesi de ilginç olan bir başka detay..

Ligimizde skor üreten futbolcuların yabancı uyruklu olmasının yanında özellikle büyük takımlardaki forvet oyuncularının da üçüncü bölgede yeterince üretken olamadıkları ortaya çıkıyor..

Mesela lider Fenerbahçe’ nin forvetleri Semih, Güiza ve Kazım toplamda 14, Galatasaray’ ın forvetleri Baros ve Nonda 12, Beşiktaş’ ın forvetleri Bobo, Nobre ve Holosko 8, Trabzonspor’ un forvet hattı Umut ve Gökhan ise toplamda 6 gol atabilmişler..

Yani şu tabloya baktığımızda bile 4 büyük takımın forvet hatlarında ciddi anlamda skor üretme sorunu olduğunu ve bu sorunu ofansif ortasaha oyuncularının performanslarıyla gidermeye (Kewell, Alex, Colman gibi) çalıştıklarını görebiliyoruz..

Tabii ara transfer döneminde öncelikli takviyelerin bu bölgelere yapılacağını tahmin etmek pek de zor değil. Bilhassa Trabzonspor’ da bu konunun hayati derecede önem arz ettiğini belirtmeye gerek yok zaten..

Ne diyelim.. Ara transfer dönemini merakla bekliyoruz artık. Yeni yılda çok daha güçlü ve üretken kadrolar görebilmek dileğiyle..

40 Yılın Kazığı Gökhan

Başlığı görenler ilk etapta şunu düşünebilirler. Gökhan Ünal’ a gelene kadar neredeyse tek gol atamadan gerisin geri dönen Agustine, Bushi, Tomas Jun gibi forvetlerin de zamanında Trabzonspor’ a geldiğine dikkat çekebilirler..

Ama şu da var ki, kariyerinin henüz başlarında Çek Milli Takımı’ nın gelecekteki forveti olarak lanse edilmesine rağmen Trabzonspor’ da varlık gösteremediği için, hala büyük saygı duyuyor olduğum eski başkanımız Atay Aktuğ’ un başını yiyen 3,5 milyon avro maliyetli Tomas Jun bile kendisinin neredeyse iki katına mal olan Gökhan kadar şans bulamadan ayrıldı şu takımdan..

Sadri Başkan’ ın bir önceki sezon başında Ersun Yanal’ ın da tavsiyesiyle adeta gövde gösterisi yaparcasına “Galatasaray’ ın elinden kaptığı” Gökhan Ünal’ a yaklaşık 6 milyon avro ödedi bu camia. Korkunç bir bedel. Karşılığında aldığı ise toplamda birbuçuk sezonda atabildiği 17 golden ibaret..

Peki ya şu taraftarın bünyesinden götürdüklerinin maliyeti nedir acaba?

Topa olan her temasında topun yumuşayacağı yerde daha bir ivme kazanmasına sebep olan top kontrolü yetersizliğinin, yere düşmüş bir oyuncuyu dahi geçebilmekte zorlanan dripling zaafiyetinin, topu orta yerinden kıracakmış gibi ite kaka sürmeye çalıştığı topların, gözleri bağlı bir insan edasıyla topla birlikte rakibin üzerine üzerine gittikten sonra çarpışarak kaybettiği trajikomik pozisyonların, ayağına aldığı her topu istisnasız en fazla iki saniye içerisinde kaybettiği enstantanelerin, boş alanlara kaçarak top istemek yerine en pasif bölgede pinekleyip önünde hiç kimsenin olmadığı pozisyonları bekleme kurnazlığının, hiçbir hava topunda üstünlük kuramama zaafiyetinin ve bütün bunlardan daha da önemlisi sahadaki ruhsuzluğunun, isteksizliğinin, miskinliğinin maliyetini hesaplayabilir miyiz?

Bundan tam on sene önce Petrolofisi’ nde oynarken de kendisinin partneri olan ve altı pastan kaçırdığı gollerle şu taraftarın sabır taşını çatlatan Umut Bulut’ u dahi ondan çok daha katlanılası hale sokan ayrıcalık ne olabilir ki? Cevabı çok basit..

Her ne kadar beceri ve teknik olarak Gökhan’ dan fazlaca artıları olmasa da gerek hava toplarındaki vasatı aşan performansı, gerek rakip stoperleri maç boyunca meşgul eden oyun yapısı, gerekse maç boyunca bitmek bilmez bir kondüsyon harcayarak büyük bir hırs ile mücadele ediyor olmasıdır tabii ki. Peki ya Umut şu özverili haliyle bile bu takımın forveti olabilir mi? Asla olamaz..

Bazı çevreler Gökhan Ünal’ ın bu yetersiz halini, futbola kendini verememesine ve Trabzonspor’ u kafasında bitirmiş olduğuna yoruyorlar ki ben bu fikre de katılmıyorum. Zira bu futbolcunun Trabzonspor’ a büyük bir merasim ile “kazandırıldığı” gün, bir balon transfer ettiğimizi söylediğimde çok tepkiler almıştım. Çünkü Gökhan da benim gözümde, bir Zafer Biryol ya da bir Okan Yılmaz gibi küçük takımların golcüsüydü..

Oynadıkları vasat takımlardaki kadro zaafiyeti içerisinde daha bir göze batıyor olduklarından, rakiplerin kendilerine aşırı önlemler almıyor oluşundan, hatta kendilerine karşı çoğunlukla açık futbolu tercih ettiklerinden dolayı üçüncü bölgede sıkça boş alan bulup rahat goller atarak gol krallığı dahi yaşayan bu tür futbolcuların daha büyük bir takıma geldikten sonra yaşadıkları sendromlar rastlantı olmasa gerek..

Son olarak, hakkında yazılıp çizilen şu transfer dedikodularına gelelim. Son dönemlerde Ankaragücü, Galatasaray, Rubin ve Zenith gibi takımların transfer listesinde bulunduğu söyleniyor. Bu takımlar arasında bana en gerçekçi gelenin Ankaragücü olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Hala ciddi bir alıcısı varsa “pazarlıksız” verilsin derim ben. Hatta alan da hayrını görsün yani; daha ne diyeyim..

Kazım Vakası ve Toroğlu’ nun TS Hamaseti

Son zamanlarda Türk Futbolu’ nun gündemine düşen Kazım Kazım vakasından az buçuk hepimiz haberdarızdır. Sonuçta suçluluğu ispat edilene dek her insanın suçsuz sayılacağı gerçeğinden hareketle Kazım da “şu an itibarıyle” suçsuzdur tabii ki..

Fakat söz konusu gündem ile ilgili açıklamalar yapan Erman Toroğlu’ nun son açıklamaları yargı sistemi ve anlayışına yeni bir boyut getirecek türden. Bakalım neler zikredivermiş Erman Hoca..

“Kazım Kazım hakkında bir iddia var. Ne yapmış Kazım iddiaya göre? Bahis oynamış ve oynayanlara da aracılık yapmış. Daha işin ne olduğu belli değil ama gazetelerde manşetler atılıyor. Kazım son zamanlarda magazinsel boyutta medyada boy gösterdiği için bizim uyanık gazetecilerden bazıları ona vuruyorlar. Tamam vurun. Kazım geçmişte yaptığı hatalardan dolayı zaten cezasını çekiyor. Bu son bahis işinde de Kazım’ın ne derece suçlu olup olmadığı belli değil”

Pekala Hocam, madem “Fenerbahçeli Kazım” söz konusu olduğunda kuşkucu bir yaklaşım göstererek bu derece “insani” ve “hoşgörülü” bir tavır sergileyebiliyorsun da, Gökdeniz ve Ogün gibi Trabzonsporlu futbolcuların adının geçtiği bahis skandalı patlak verdiğinde neden aynı “itidalli” tutumu gösteremedin acaba?

Bir yandan medyanın Kazım hakkında magazinsel boyutta haberler yapıyor olmasından duyduğun rahatsızlığı dile getiriyorsun, diğer yandan formda olduğu dönemler de dahil şu ana dek futboluyla ilgili tek bir olumlu kelamına rastlayamadığım Yattara’ yı hemen her programında ya özel hayatı ya da gece alemleri üzerinden eleştirip yerden yere vuruyorsun..

Aslında şu da var ki, gece hayatı konusunda en son konuşması gereken kişilerden biri olduğun da açık. Bırak paparazzileri falan, bizzat ben iki kere şahit oldum gecenin ilerleyen saatlerinde Taksim’ deki rock barlarda yaşadığın enstantanelere. Ama doğru ya, sen zaten sabah Judas ile kahvaltı yapıp, akşam Pink Floyd ile uykuya dalan bir rock tutkunuydun zaten(!)

Neyse, devam etmiş hazret..

“Ey bazı basın mensupları ve gazetelerin müdürleri, geçmiş Futbol Federasyonu ve şimdiki Futbol Federasyonu. Beyler, Trabzonsporlu Gökdeniz Karadeniz yine Trabzonsporlu Ogün Temizkanoğlu köküne kadar bu işin içine girmediler mi? Girdiler. Bunların bu işi yaptıkları kesinleşti mi? Evet. Sen, Gökdeniz’e göstermelik bir ceza verdin, geldin sonra ay yıldızlı formayı giydirdin. Aynı Gökdeniz, Barcelona’ya bir gol attı diye “Ne o beni şimdi mi hatırladınız?” diye sorabiliyor. Bahis işinde boğazına kadar batan Gökdeniz için Trabzon’da evlere ve arabalara, Akçaabat Sebatspor başkanının ayaklarına kurşunlar sıkılmadı mı? Sıkıldı.”

Doğrudur efendim. Bu söylenilenlerin hepsi yaşandı ve söz konusu futbolcular cezalarını bir şekilde çektiler. Hatta bu münferit ayıbın cezasını sadece onlar değil, bu kirli işler ile hiçbir alakası olmayan koca bir kulüp ve milyonlarca taraftarı da kendi vicdanında çekti zaten..

Peki şimdi üzerinden onca süre geçmiş bir olayı tekrardan közlendirip sırf Kazım’ ı temize çıkarabilmek ya da masum göstermek maksadıyla önümüze sürmenin mantığı nedir? Bu kin ve düşmanlık neden? Nasıl bir nefretin dışa vurumudur ki bu bitmek bilmez kan davası zihniyeti?

Hem sonra kimse kalkıp da “Fenerbahçeli futbolcular şikecidir” gibi bir tümevarım sergilemiyorken neden Gökdeniz ve Ogün’den bahsedilirken özellikle “Trabzonsporlu” vurgusu yapılır? Belki Kazım gerçekten de masumdur ve ne Gökdeniz ne de Ogün gibi herhangi bir yaptırım ile de karşı karşıya kalmayacaktır; kimbilir. Peki daha şimdiden bir tarafı savunma ve diğer tarafa saldırı psikolojisinin sebebi ne?

Yoksa Şenol Güneş’ in başında olduğu Milli Takım’ a 2002 Dünya Kupası boyunca Hıncal Uluç dahil birkaç “spor yazarı” önderliğinde açmış olduğunuz kirli savaş da bu hamasi duygulardan mı besleniyordu? Türk Futbolu’ nun tartışmasız en büyük başarı destanı olan o üçüncülüğü hala hazmedemiyor olmanız da bu yaklaşımı açıklayabilir mi?

Derken, Toroğlu son olarak şöyle bitirmiş demecini..

“Dönün bakalım şu anda Ogün Temizkanoğlu nerede?. U-19 Milli Takım Teknik Direktörü. Federasyon’da görevli altyapı hocası. Ogün Temizkanoğlu yaptığı bahis kirliliğinden sonra soyadını değiştirmediği için temizleniyor herhalde. Ogün’ü de Futbol Federasyonu alıp ileride A Milli olacak ve istikbal vaadeden genç yavruların başına koyuyor. Ama, Futbol Federasyonları haklı. Çünkü, Ogün Temizkanoğlu bu çocuklara futbolun yanında bahisin de nasıl oynanabileceğini yavaş yavaş anlatacaktır. Ogün orada, Gökdeniz orada, Kazım Kazım’ı yerden yere vuruyorsun. Sen önce önündeki kapıyı temizle, ondan sonra da Kazım’ı öldür. Beyler ses verin. Hep işin kolayına kaçıyoruz. Geçmişimize hiç bakmıyoruz.”

Burada durum iyiden iyiye vahim bir hal almaya başlamış ve nefretini daha fazla dizginleyemeden iftiracı bir üsluba da başvurmuş beyefendi. Sözümona Ogün’ ün genç futbolculara bahis öğretiyor olduğundan dem vurmuş ki, hiçbir dayanağı ve delili olmadan böylesi bir hakarete başvurabilmesi için bir insanın tamamen kontrolünü kaybetmiş olması gerekir sanırım..

Yani bir adamı suç işlerken yakalayıp sorgulamaya kalktığında o adamın avukatının pişkin bir şekilde “Ama kardeşim bilmem kaç sene öncesinde ne soygunlar yapılmıştı. Onları ne çabuk unuttunuz? Şimdi bizi mi gördünüz?” şeklinde savunmaya çalışmasına benzer bir hastalıklı ruh halinden fazlası değil bu..

O suçlular yüce yargı önünde cezalarını çektiler. O cezaların vicdanlardaki tatmin ediciliği tartışılabilir illa ki ama şimdi varsa bir suçlu o da cezasını çekecektir.

Sen rahat ol Erman Efendi, Trabzonspor’ un kapısı temizlendi. Darısı senin de bekçiliğini yaptığın diğer kapılara..

NOT: Münferit bir olay olduğundan ve zihinlerde kulüp çağrışımı yapmaması adına bilhassa Kazım’ ın FB formasıyla olan fotosu kullanılmamıştır.

Teknik Direktör Kavramının İçi Ne Kadar Dolu?

Şu devasa futbol literatüründe en çok kafamı kurcalayan ve içerisine hak ettiğinden çok daha fazla anlam yüklediğimizi düşündüğüm teknik direktörlük kavramı üzerine bir şeyler söylemek istedim..

Mevzuuya ilk olarak kendi ülkemiz üzerinden bir göz atalım. Türkiye liglerinde kapı kapı dolaşıp duran ve gitmiş oldukları birçok takımda elle tutulur bir başarı elde edemeyen ancak bu duruma rağmen en fazla birkaç ay içerisinde bir başka takıma gene “Kurtarıcı” olarak getirilen onlarca teknik adam mevcuttur; malumunuz..

Son 20 yıla baktığımızda adeta kısır döngüyü andıran bir rotasyon ile sürekli olarak hemen hemen aynı teknik direktörlerin Türkiye Ligleri’ nde dönüp dolaştıklarına şahit oluruz..

Dünya’ nın hiçbir sektöründe başına yetkili sıfat ile geçmiş olduğu bir oluşumu başarısız duruma getirip hemen akabinde bir başka kurumda aynı yetkiler ile donatılan bir yönetici profili göremezsiniz ancak bu teknik adamlık her nasıl bir meslekse artık, küme düşürdüğü ya da düşmek üzereyken bırakıp kaçtığı kulüp sayısı iki elin parmak sayısını geçmiş olan adamlar her sezon bir şekilde kendilerine iş bulmakta zorluk yaşamamaktadırlar. Biri ekonomik kriz mi dedi? Geçiniz onu..

Şöyle bir araştırmaya kalksanız, neredeyse 25 yıla dayanan teknik adam kariyerlerindeki başarıları, alt ligden üst lige iki üç takım çıkarmak ya da hasbelkader bir iki Türkiye Kupası finali görmekten ibarettir çoğunun..

Açıkçası ben bu işin biraz fazla büyütüldüğünü, gereğinden fazla önemsendiğini, içerisine o kadar da derin anlamlar yüklenilmemesi gerektiğini, teknik direktörlük mesleğinin abartıldığı kadar ulvi meziyetlere sahip olunması gereken bir kavram olmadığını ciddi ciddi düşünüyorum ve hatta buradan iddia da ediyorum..

Bir teknik adamı eleştirdiğimizde “Yahu sen ondan daha mı iyi biliyorsun sanki” şeklinde bir cevap almamızı gerektirecek kadar spesifik sonuçları olan işler çevirdiklerini de düşünmüyorum..

Ha tamam. Hiç etkisi yok değildir tabii. Mesela bir teknik adamın takımına olumlu yöndeki etkisi bana göre en fazla % 10 ya da 20 olabilecekken, olumsuz yöndeki etkisi % 80 leri bile bulabilir. (bknz. Ziya Doğan)

Yani öyle mendebur bir teknik adama denk gelirsiniz ki, kadro seçimlerini ya da oyun içerisinde yaptığı değişiklikler gibi göreceli teknik detayları geçtim; iki tane yıldız oyuncunuz ile kapışarak onları futboldan soğutur, takım içerisindeki huzuru bitirir, futbolcusu ile sidik yarıştırır, taraftar ile birbirine girer, yönetim ile kavga eder, medyaya saçmasapan demeçler verir ve bunların sonucunda da elindeki takımı darmadığın bir enkaza dönüştürebilir tabii ki (bknz. Broos)

Şimdi burada şu soru ortaya çıkıyor. Kötüsünü anladık ama bir teknik direktörü iyi yapan kriterler nelerdir?

Bana göre çok basit. Az buçuk da olsa insan psikolojisinden anlayan komplekssiz, kibirsiz, mülayim ve sevecen bir insan olmak. Yani iyi bir insan, iyi bir teknik direktör olabilmek adına en büyük erdemlerden birine sahiptir zaten(bknz. Lucescu, Zico, Güneş)

Eh tabii futbol bilgisi de senden benden kötü olmayacak izninizle. O mevkiiye getirilmeye ve onca parayı hak etmeye layık görülecek kadar da kafası çalışan, kendisine uzatılan mikrofonlara karşı iki lafın belini bükebilecek kadar da kıvrak zekası olacak mümkünse..

Mesela küçük örnekler de verelim. Geçen sezon Fenerbahçe’ nin başında teknik adam olarak bendeniz olsaydı, Fenerbahçe sıralamada daha kötü bir yerde olabilir miydi?

Bizim mahallede futbol ile yatıp kalkan ve sabah akşam kulağındaki radyosuyla bütün spor haberlerini takip eden görme engelli işportacı abimiz Barcelona’ nın başında olsa, alabileceği en kötü derecenin lig ikinciliğinden ibaret olması neredeyse kesin değil midir? Kaldı ki bu takımlar sezonu ikinci kapadıklarında teknik adamı şutlarlar genelde..

Daha dün jübilesini yapan Guardiola’ nın, yılların duayeni Ferguson’ u ve futbol dünyasının bir numaralı teknik adamı olarak görülen Mourinho’ yu iki final değeri taşıyacak maçta dalga geçercesine yenmiş olması teknik direktörlük kavramını sorgulatmaya yeterli sebeplerden sadece bir tanesi değil midir?

Mesela kötü bir takımla küme düşen, klas bir takım ile imrenilesi başarılar kazanan ama vasat üzeri bir takımda daha şimdiden sorgulanmaya başlayan Rijkaard’ a baktığımızda bu paradox daha bir netleşmiyor mu gözümüzde?

Neyse, çok da uzatmak istemiyorum; sanırım ne demek istediğim anlaşılmıştır. Sonuç olarak bu adamların tamamen gereksiz olduklarını düşündüğüm sonucu çıkmasın sakın. Ancak, hak edilenden çok daha fazla önemsendiklerini ve iyisine denk gelinmesinden ziyade kötüsünden uzak durulması gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum..

Bu arada konuyla ilgili olarak nacizane küçük de bir kehanet ekleyeyim. Futbolu bıraktıktan sonra ne yapar, eder bilemiyorum ama mesela Harry Kewell’ ın ideal bir teknik adam olacağını düşünüyorum..

Yukarıda saymış olduğum insani meziyetlerin hemen hemen hepsine fazlasıyla sahip. İlla ki bizlerden “biraz daha fazla” futbol bilgisi de vardır mutlaka..