Aylık arşivler: Mart 2010

Hedeften Bol Ne Var Ki

Asbaşkanımız Hayrettin Hacısalihoğlu Kayserispor mağlubiyetinin ardından basına bir demeç vererek aynen şunları söylemiş..

“Yalnız şampiyonluk değil, onun altındaki her sonuç önemli. Dördüncü ile üçüncü arasında federasyondan elde edilecek gelirler konusunda fark var. Avrupa kupalarına katılmak da çok fark ediyor. Beşinci olan üç ön eleme turu, dördüncü olan iki ön eleme turu oynuyor. Sponsorlardan alınacak paralarda büyük farklılıklar oluyor. Onun için sonuna kadar mücadele ederek, ligi en iyi derecede bitirmek, kupada da en üstü başarmak hedefimiz. Beşiktaş maçıyla birlikte kalan tüm maçlarımızdan yine 3 puan almak için mücadele göstereceğiz”

Yani Hayrettin Bey diyor ki, bizde hedef bitmez. Zira daha ilk turda Avrupa’ dan eleniriz, lig ve kupa hedeflerimiz vardır. İkinci devre başlamadan ligden koparız, kupa vardır yedekte. Hani orada da devre dışı kalsak 3 ncülükten, 5 nciliğe kadar her türlüsünden hedef bulabiliriz kendimizi oyalayacak. Hiçbiri olmadı, gelecek sezonu hedefleriz nasılsa. Bize hedef mi yok?

Bir de şu “Ligi en iyi derecede bitirmek” “Kupada en üstü başarmak” da tam olarak neyin nesiyse? Böyle muğlak ifadeleri de istisnasız bütün kulüp yöneticileri amma çok seviyorlar yahu. E tabii. Ligde şampiyonluk ya da 3 ncülük hedefleyip 6 ncı olduğunda bir şekilde yalancı çıkacaksındır. Kupa finalinde kaybetsen dahi final oynamış olmakla öyle ya da böyle en üstü başarmış olacaksındır. Ne güzel iş be..

Sn. Hacısalihoğlu ortalığa otomatik mesajlar saçacağı yerde şu ivme kazanmakta olan takımın bir sonraki sezonda yarışmacı bir ekip haline gelmesi konusunda kafa patlatsa çok daha iyi olur kanımca. Mesela şu sezona göz göre göre Umut – Gökhan ikilisiyle başlayarak yaptıkları basiretsizliğin aynısının bu sezon da tekrar edilmeyeceğinin garantisini verecek yaklaşımlar sergilense hiç fena olmaz hani. Şenol Hoca’ ya futbolcu dayatmak yerine onun istediği futbolcuları transfer etmekle başlayabilirler buna..

Zira bu taraftar boş beleş laflar değil, somut hamleler bekliyor artık..

The Wrestler (Geçmişe Duyulan Özlem)

Hangimiz kimi zamanlar geçmişe özlem duymayız ki. Hele ki geçmişindeki başarılarını mumla aramakta olan bir takımın taraftarıysanız. The Wrestler da işte böyle bir film. Trabzonspor’ un 80 li yıllarda kalan görkemli günlerinin hasretini bizler nasıl hala yaşıyorsak bu başyapıttaki muhteşem performansıyla Mickey Rourke da neredeyse aynı şekilde yaşıyor. O da tıpkı bizler gibi günümüzün postmodern dünyasında kimi zaman hor görülüp kimi zamansa dışlanıyor. O da şiddetle mazisini arıyor. Zamane büyükleri arasında var olma savaşı veriyor adeta..

Sinema dünyasına Requiem For a Dream, Pi, Fontaine gibi şaheserleri armağan eden Darren Aronofsky bu temayı izleyicilerin gözüne öylesine dramatik, samimi ve bir o kadar da gerçekçi bir şekilde sokuvermiş ki filmin her karesinde tüylerinizin diken diken olmaması elde değil..

Gençlik yıllarında 80 li dönemlerin Rockn Roll yaşam felsefesine ve halihazırda yapabildiği tek iş olan amerikan güreşine kendisini kaptırırken avucunun içerisinden kayıp giden yaşamını, elinde tutamadığı kadınını ve eşcinsel bir hayat yaşıyor olduğunu yıllar sonra fark edebildiği tek kızını tekrar kazanabilmek adına hayata tekrardan sıkı sıkıya tutunmaya uğraşan, bir yandan artık iyiden iyiye yaşlanmasına, giderek artan sağlık sorunlarına ve yaşlandıkça güçsüzleşen kalbine rağmen sağlığı açısından son derece riskli olan mesleğine devam edip, diğer yandan da kendisini adeta utandıran ek işler yaparak içinde yaşadığı karavanının kirasını vermeye çalışan bir adamın hikayesi The Wrestler..

Ringdeki o görkemli ve kahramanvari görüntüsüyle salonu dolduran izleyicilerin alkışlarına muhatap olduktan sonra salonu terk edip karavanına gittiğinde kitap okurken yakın gözlüğünü kullanmak zorunda kalışıyla tam bir tezat oluşturan, saygı gördüğü ring dışında gerçek hayattaki herkesin kendisini ezerek hakir gördüğü bir adam Randy. Ama o kendisine hala geçmişinde kullandığı Ram ismiyle hitap edilmesini istiyor. Çünkü o yılları özlemle geri istiyor. Hala o yılları yaşıyor Ram. Kısacası filmin her karesi onlarca satırlık yorum yazılabilecek argümanlar içeriyor aslında..

Striptiz yaparak hayatını kazanmaya çalışan ve tek oğluna bir gelecek hazırlamak peşinde koşan kendisi gibi bir başka looserı mükemmel bir şekilde canlandıran Marisa Tomei‘ ye barda söylediği “80 li yıllarda müzik bir başkaydı. Taa ki Cobain denen yavşak ortaya çıkana kadar. Ondan sonra herşey altüst oldu” söylemi ne kadar da gerçekçi ve içtendi. Şimdiki başarısızlığının ve hayatın acımasızlığının dahi hesabını neredeyse Nirvana’ dan soruyormuşçasına bir sitem içerisinde söylüyordu bunu Ram. 80 li yılların o glam havasını 90 lı yıllardan sonra grunge akımına çeviren Kurt Kobain’ e giydiriyor resmen. O sırada arka planda Ratt’ in “Round and Round” parçası çalıyor bu arada..

Filmin müzikleriyse başlı başına muhteşem. Nefret ederek çalışmak zorunda kaldığı markete restini çekip son dövüşüne giderken arka planda bir Accept şaheseri “Balls To The Wall” ile damarlarınızın çekilmemesi elde değil. Filmin belli sekanslarında kulaklara ziyafet çeken Quiet Riot, AC/DC, Ratt, Accept, Firehouse, Scorpions, Slaughter, Cindrella gibi devlerin yanısıra asıl darbeyi finalde Guns n Roses ile vuruyor Aronofsky. Filmin sonunda ise Bruce Springsteen’ in huzur veren sesiyle ebediyete uzanıyorsunuz..

Gerçi bu sinema şaheseri hakkında yazılabilecek çok şey daha var ama filmi hala izlememiş olanlara da spoiler vermek istemediğimden kısa keseyim. Hayatın aslında son derece acımasız ve fani gerçekliğini, bir çok güzelliğin geçici olduğunu, artık yapabilecek hiçbir şeyimiz olmadığında, yaşlanıp güçsüzleştiğimizde ve daha da kötüsü yanımızda bizi seven hiç kimse kalmadığında bir nevi işe yaramaz et parçasına dönüştüğümüzü gözümüzün içine acımasızca sokuyor bu film..

Fildeki en can alıcı repliklerden bir tanesiyle de yazımı noktalayayım..

“Mumu iki ucundan da yakarsan bunun bedelini ödersin”

Bu başyapıtı hala izlemeyen var mı?

Nonda’ yı Kov, Jo’ yu Kirala

Genelde yorum içermeyen ve salt hazır habere dayalı yazılar yazmayı pek sevmem ama spor sitelerini dolaşırken ilginç bir bilgiye rastladım bugün. Devre arasında Galatasaray’ a kiralık olarak getirilen Jo Alves’ e yer açabilmek adına takımdan gönderilen Shabani Nonda’ nın benim de şu ana dek pek fazla dikkatimi çekmeyen maç başına gol ortalamasındaki başarısı hayli çarpıcı geldi bana doğrusu..

Verilen bilgiye göre Nonda bu sezon toplamda 25 maçta görev almış. Kaldı ki bu maçların çoğunda oyuna sonradan dahil olduğunu hepimiz biliyoruz. Zaten o değerler de hesaplanmış ve toplamda 1359 dakika forma giydiği belirtilmiş. O süre içerisindeyse tam 16 golü var Shabani Nonda’ nın..

Büyük umutlarla takıma kiralanan, üstelik Avrupa Kupası maçlarında da oynayamayan Jo Alves ise 10 maçta forma giyerken toplamda 607 dakika görev almış. Bu maçlarda kazandırabildiği gol sayısı ise sadece 3. Yararlandığım kaynakta dakika başına gol istatistiği verilmemiş. Onu da ben hesaplayarak yazayım bari..

Shabani Nonda 84 dakikada bir gol kaydederken, Jo ise 202 dakikada bir gol kaydedebilme başarısı göstermiş..

Şimdi bu istatistiklerden Nonda’ nın Jo’ dan daha kaliteli bir golcü olduğu gerçeği çıkmaz illa ki. Fakat şöyle bir gerçek çıkıyor sanırım. Bir futbolcudan tam anlamıyla verim alabilmek için sadece kalitesinin yüksek olması değil; geldiği ülkeye, o ülkenin ligine, yeni hocasının sistemine ve takımına uyumu olduğu kadar oraya hangi ideal ve amaçlar uğruna gelmiş olması da çok büyük bir önem taşıyormuş..

Eze Eze Mağlubiyet (Kayserispor 1-0 Trabzonspor)

Niye yalan söyleyeyim, izlediğim şu maçın ardından klavyenin başına geçtikten sonra düşüncelerimi aktarabilmek adına yazıya nasıl bir giriş yapmam konusunda en az yarım saat düşündüm. Birkaç kez giriş yaptım, beğenmedim sildim. Sonrasında tekrar tekrar bir şeyler çiziktirdim ama hiçbiri istediğim gibi olmadı. Ben de en kolay yol olarak yaşadığım psikozu direkt olarak yazının girişi olarak seçtim..

Zira bu akşam Kayseri’ de oynanan maç da skor ve ortaya konulan oyun göze alındığında tam bir paradoks arz ediyordu. Maç boyunca şiddetini bir an olsun kaybetmeyen sağanak yağışın zemini iyice ağırlaştırmış olması, Colman, Selçuk, Gabric ve Alanzinho gibi ayağa top yapabilen teknik oyunculardan kurulu ortasahamıza zorluk çıkarmış olsa da ilk yarıda adeta tek kale oynayan bir Trabzonspor izledik Kadir Has Stadyumu’ nda. İkinci yarıda Şenol Hoca’ nın yaptığı oyuncu değişikliklerinden ziyade sahanın iyiden iyiye ağırlaşması neticesinde biraz dengelenir gibi olan oyuna rağmen rakibi maç boyunca sürklase eden bir oyun sergiledik ki, benim için en az galibiyet kadar önemlidir bu..

Bir kere baştan şunu söyleyeyim de gargaraya gelmesin. Maçın başından itibaren ceza sahamızda topla bir kere dahi buluşamayan Makakula 90 ıncı dakikada attığı gol öncesinde açık ara offside pozisyonundaydı. Adına “Pasif Offside” denen şu andavallığın uygulandığı pozisyona bir bakalım şimdi. Kayserispor’ un sağ kanattan başlattığı atak esnasında top ayaktan çıktığı anda Makakula dahil iki Kayserili oyuncu iki metre offside pozisyonunda ve kaleci Onur’ un hemen önlerindeler. Yani aktif alanda. O anlık pasif durumda olan bu iki futbolcudan Makakula sadece bir saniye sonra içeriye doldurulan topa dokunarak golü yapıyor. Yani sözümona pasif durumda olan adamlar hem kaleci Onur’ u bozuyor hem de sonrasında golü yapıyor. Skoru, mağlubiyeti falan geçtim; dünyanın en dangalak kuralıdır bu resmen. Bu saçmalığı bana açıklayabilecek biri varsa da beri gelsin mümkünse..

Gelelim maça. Şampiyonluk şansımızın zaten olmadığı, en kestirme Avrupa biletinin ise Ziraat Kupası’ ndan geçtiği bir ortamda şu azimli ve güzel futbolu ortaya koyduğumuz bir maçı ben galip olarak hissedebilirim rahatlıkla. Özellikle rakibin bir türlü önlem alamadığı ve durdurabilmek adına tam 4 sarı kart görmek zorunda kaldığı Alanzinho önderliğinde tek kelimeyle harika bir futbol oynadık ama adeta kronikleşen forvet sıkıntımız yüzünden bu güzellikler skora yansımadı haliyle. Colman, Selçuk ve Alanzinho ile şekillenen ataklar, Burak ve Gabric’ in enerjisiyle desteklense de Umut‘ un tek forvet oynama konusundaki yetersizliği ve sonradan oyuna giren Teofilo‘ nun da beklenen performansı sergileyememesi neticesinde sonuçsuz kaldı. Tam burada Teofilo’ ya da bir parantez açmak gerekecek. Her ne kadar oyun zekası Umut’ dan gelişmiş olsa da fizik, kondisyon, hız, hava hakimiyeti ve yırtıcılık konusunda ciddi eksiklikleri bulunan bir forvet izlenimi veriyor. Oyuna girdikten sonra çektiği ve direkte patlayan plasesi güzeldi; eyvallah. Fakat bu türden ayakiçi plaseleri kurtulduğumuza bayram ettiğimiz Gökhan Ünal da sıkça yapar ve başarılı da olurdu zaten. Bizim istediğimiz forvet tipi bu değildi ki. Haftalardır kendisinden bir ışık görebilmek adına bekliyoruz ama o ışığı bir türlü veremiyor bize. Sonuçta kesin olan şu ki, forvet hattındaki sorunumuz tüm şiddetiyle artarak devam ediyor maalesef..

Ortasahamızın alabildiğine yaratıcı hücum organizasyonları ve defansın göbeğindeki uyuma rağmen sol bekte yaşadığımız Çalemsizlik de bir başka sorun tabii ki. Kalede Onur‘ un haricinde, defansta Giray, Egemen ve bu maçta görev almayan Song bana göre şu ligin en iyi stoperleri arasındadır. Fakat sağ bekteki Ömer’ in vasat futbolu yeterli olsa da sol bekteki Cale‘ nin titrek ve sinik yapısı en yumuşak karnımız olarak göze çarpıyor her maçta. Santrfordan sonraki en büyük eksikliğimiz de bu bölgede zaten..

Son olarak Şenol Güneş ile kapatalım. Özellikle ilk yarıda mükemmele yakın bir futbol oynayan takımı hiç bozmadan ikinci yarıya çıkarmış olması bence doğru bir tercihti. Fakat şiddetli yağış ile iyiden iyiye ağırlaşan zeminde fiziksel bir üstünlük kurması düşüncesiyle tercih ettiğini düşündüğüm Ceyhun’ un bu derece etkisiz bir oyun ortaya koyacağını kendisi de tahmin edemezdi illa ki. Burak’ ın yerine sahaya sürdüğü Teofilo tercihiyse kazanma düşüncesinden ileri geliyordu ki zaten kulübede bir başka alternatifi de yoktu bu mevkii için. Dolayısıyla alınan bu talihsiz ve son derece haksız mağlubiyete rağmen bize bu güzel futbolu izlettirdiği için tüm samimiyetimle kendisini ve bütün futbolcularımızı tebrik ediyorum buradan..

Skortif anlamda olmasa da sportif anlamda kazandığımız bir maç oynandı bu gece. Ben de zaten işin sportif tarafındayım bir Trabzonsporlu olarak..

Kötünün İyisinden Şampiyon Çıkarmak (GS 0-1 FB)

Aylar önce yazmıştım. Hatta blog ortamındaki ilk yazım buydu. Şu ligde yıllardır şampiyon gibi oynayan bir takımın şampiyonluğu kucakladığına şahit olamadık bir türlü. Zirvedeki takımlara bakıyorum; Bursaspor, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ dan hangisini şampiyonluğa yakıştırabileceğimizi düşünüyorum ama ortaya koydukları futbol kalitesi açısından birini diğerinden ayıramıyorum açıkçası. Görünen o ki, en iyi futbol oynayan ve en fazla puanı toplayandan ziyade en az kötü oynayan ve en asgari puan kaybedenin şampiyon olacağı bir sezon daha geride kalmak üzere..

Zaten dün akşam oynanan ve medyamızın müthiş pompalaması sayesinde Dünya’ nın sayılı derbileri arasındaymışçasına lanse edilen Galatasaray – Fenerbahçe maçında ortaya çıkan kösülük futbol da bu durumun bir kanıtı gibi. Bir kısım medya tarafından dünyadaki üçüncü büyük derbi olarak dahi gösterilmekte beis görülmeyen bu maçı Türkiye ve Azerbaycan’ dan başka hangi ülke halkının takip ediyor olduğu şüphesi de cabası. Bu maça akredite edilen medya mensuplarının kaç tanesinin Avrupalı olduklarını, hangi Avrupa ya da Dünya Medyası tarafından ilgi ile takip edildiğini sormuyorum bile..

Derbiyi burada uzun uzadıya analiz etmeye lüzum yok; zira gerek FB gerekse GS bloglarındaki arkadaşlar yeterince detaylı yazmışlar zaten. Fenerbahçe seyircisi tarafından bir türlü kabullenilmeyen ve takımın en zayıf halkası olarak görülen Selçuk Şahin, pas verecek bir arkadaşını göremeyince sallaparti bir vuruş neticesinde golü yaparak “Dev derbi” nin adamı oluyor. Maç boyunca tek bir kurtarış dahi yapma ihtiyacı hissetmeden maçı tamamlayan Leo Franco, kolunun altından geçen o cılız şutu yumurtluyor. Yıldızlar topluluğu Galatasaray akıllarda kalacak tek pozisyonu, maçın son dakikaları oynanırken Keita’ nın yatarak çektiği sert şut ile buluyor ama Volkan köşeye giden bu şutu aynı güzellikle çıkarıyor. Koskoca Dünya Derbisi’ nde zihinlerde yer edecek başka da bir pozisyon yok..

Bir de şunu söylemeden geçemeyeceğim. Şu Daum’ u Denizli, Bursa, Kayseri gibi takımlardan bir tanesinin başına getirsek büyük ihtimalle ilk 6 hafta neticesinde kapının önüne koyarlar muhtemelen. Sezon sonuna kadar sabretmeye kalkarlarsa kesin düşerler bana göre. Yahu bir insan bu derece pahalı bir takıma böylesine güdük ve geberik bir futbol oynatabilir mi? Şu Fenerbahçe’ nin oynadığı futboldan keyif alabilen bir Fenerbahçeli var mıdır acaba? Büyük bir takım bu derece sinik ve durağan bir futbolu nasıl olur da adeta bir ekol haline getirir, anlamak mümkün değil..

Aslında işin daha da vahimi, böylesi kolay ve spontane başarıların kazanılabildiği alabildiğine kalitesiz bir ligde Trabzonspor olarak tam 26 yıldır tek bir şampiyonluk dahi kazanamamış olmamızdır tabii ki. Bu gerçek de kulübümüzün başında görev alan basiretsiz yöneticilerin ayıbı olarak kalacaktır haliyle..