Aylık arşivler: Nisan 2010

Yapan Değil Bozan Kazandı (Barca 1-0 Inter)

Dünkü maçı tek bir cümle ile ifade edebilecek türden iki farklı başlık aklıma gelmişti. Bir tanesi “Defans Sanatı” diğeriyse buydu. Ben futbolda defans yapmayı sanat payesiyle ödüllendirmeyi kabul etmeyen biri olarak diğerini uygun gördüm. Her ne kadar Inter’ in maç boyunca ortaya koyduğu insanüstü defansif performansı bir sanat olarak görülecek olsa da ben bir futbolsever olarak kendi adıma böyle sanatın içine ederim arkadaş..

Sonuçta bizler birer futbolseverden fazlası değiliz yahu. Ben aklıselim hiçbir futbol aşığının maçı izlerken “Ulan benim takımım ne de güzel defans yapıyor bee” şeklinde böbürlenebileceğini hiç sanmıyorum. Rakip senin kolunu bükmüş, yüzünün üstüne yatırarak sırtına çullanmış, sana nefes dahi aldırmıyorken “Stoperlerim nasıl da savaşıyor, kalecim ne muhteşem toplar çıkarıyor” gibisinden coşkuyla maç izleyeceklerini de zannetmiyorum..

Dünyada ruh sağlığı iyi durumda olan hiçbir taraftar (mazoşist falan değilse), bir maçın 90 dakika boyunca kendi cezasahasının çevresinde oynanmasını arzulamaz. Gene hiçbir taraftar kendi hücum oyuncularının değil, kendi defans oyuncuları ve kalecilerinin yıldızlaştığı bir maçtan asla keyif almaz. Dolayısıyla taraftarlığı geçtim, herhangi bir futbolseverin hücum yapan bir takımı izlemek ya da desteklemektense defansı mükemmel yapan bir takıma sempati duyuyor olmasını da kabullenemiyorum; yalan yok..

Mesela Mourinho. Bence de dünyadaki en antipatik teknik adamların başında geliyor. Sadece o şımarık duruşuyla da değil, kendini her şeyin üstünde gören narsist demeçleri, megaloman tavırları ve başına geçtiği her takımda istisnasız yapan değil, bozan taraf olması sebebiyle son derece itici bir adam. Burada bozmaktan kasıt, kendi oyununu oynamaktan ziyade rakibinin oyununu bozmak tabii. Hele ki karşısında Guardiola gibi toy bir teknik adam olunca dün akşam çok daha zor geçebilecek bir maçtan tulum çıkarmasını bildi maalesef..

Maç hakkında uzun uzadıya detaylı yorumlara girmeyeceğim ama Inter’in bu zaferinde defansif kurgusunun mükemmelliğinin haricindeki en büyük etkenlerden bir tanesinin Pep Guardiola‘ ya ait ölümcül hataların varlığının etkisi olduğunu düşünüyorum. Hatta daha da abartayım; maçı İlker Yasin‘ in yanında yorumlayan ve ülkemizde “Taiwan malı Fatih Terim” konseptinden öteye gidemeyen Hikmet Karaman, Guardiola‘ nın yerinde Barca kulübesinde olsaydı dün akşam çok daha mantıklı hamleler görebilirdik belki de..

Başlama düdüğünden itibaren oyunu kendi cezasahasının çevresinde kabullenen Inter daha maçın 30 ncu dakikasında 10 kişi kalmasına rağmen hala Toure ve Busquets gibi iki defansif adam ile oynaması ve o dakikalarda yapması gereken müdahaleyi ikinci yarının başında da yapmadan maçı bizim gibi izleyen Guardiola tam bir teknik adam faciasına imza atmıştır. O uzun ve kalıplı Inter savunması arasında boğuşan Ibrahimovic‘ i oyundan alıp iki pırpır forvet tipiyle Inter savunmasını karıştırma düşüncesi her ne kadar bir mantık çerçevesinde değerlendirilebilse de Ibra‘ nın her zaman bir gol şansı olduğu gerçeğini göz ardı etmemesi gerekirdi..

Son bir söz de hakem Bleeckere için. Belki Motta‘ nın ikinci sarı karttan atıldığı pozisyonda da biraz insafsız davranmış olduğunu söyleyebilsek dahi uzatma dakikalarında Barcelona’ nın attığı nizami golü vermeyişi ölümcül bir hataydı. Yaklaşık bir metrelik mesafeden hızla gelen bir topun Toure‘ nin adeta vücudunun içine sokmaya çalıştığı kolouna çarparak Krkiç‘ in önüne düşmesine “elle oynama” kararı vermesi tam bir skandaldı. Hal böyle olunca, maçın başından sonuna kadar kenarda inim inim inleyen ve kıçta durmaz osuruk misali yerinde duramayan Mourinho‘ nun zafer turu da kaçınılmaz oldu..

Bir tespit de şu “İtalyan Savunması” geyiği üzerine yapayım nacizane. Dün akşamki Inter kadrosunda başta hocası olmak üzere sonradan oyuna girenler de dahil tek bir İtalyan oyuncu dahi yoktu. Yani bu “defans harikası” takımın İtalyan ekolünden ziyade Mourinho ekolünden kaynaklandığını söylemeye gerek yok sanırım..

Sonuçta kazanan her daim haklıdır haklı olmasına da her kazanan güzel olmuyor işte. Kimi zaman çirkinler de kazanabiliyor..

Atalay’ dan “Kardeşlik” Türküsü

Son zamanlarda duyduğum en saçmasapan demeçti şu..

“Tüm kalbimizle Bursaspor’ un şampiyonlugunu istiyoruz. Bunun için çalışacağız, Fenerbahçe’ yi yeneceğiz, dualarımız bu yönde”

Aynen bunları söylemiş Ankaragücü Asbaşkanı Ayhan Atalay. Kendisi belki format olarak türkücüyü andırıyor olsa da röportaj boyunca ortalığa saçıp durduğu sözlerinin içeriği Mahsun’ un Kardeşlik Türküsü ile taban tabana zıt maalesef..

İnanılır gibi değil yahu. Koskoca bir kulübün asbaşkanı olmuş bir adamın konuştuğu lafa bakın. Gün boyu kahve köşelerinde pinekleyen vandal, fanatik ve bir o kadar da boş beleş apaçilerin dahi zikretmeyeceği cinsten bir açıklama ne yazık ki. Yani şu kelamları TV ekranından söyleyen bu adamı izlerken adeta Fenerbahçe sempatisi pompalandı bünyeme. Hatta günahım kadar sevmediğim ve MHK üzerinde açıkça baskı kurduğundan emin olduğum Aziz Yıldırım bile gözümde mesih gibi yüceldi şu adamı izlerken..

Bursaspor’ un şampiyonluğunu tabii ki isteyebilirsin, mesela ben de isterim ki olsunlar. Fazlasıyla hak ediyorlar da zaten. Fakat sen bir yönetici olarak bu derece fütursuzca nasıl alenen taraf olursun? Sen şu ana dek hangi maç öncesinde çıkıp da böyle bir demeç verme ihtiyacı duydun ki? Şu ana dek oynadığınız diğer takımlara karşı neden aynı derecede bilenme gereğini duymadınız? Bir takıma bilerek gevşek oynamak ile bir başka takıma ekstradan motive olmak arasında ne kadar fark var ki ayrıca? En azından vicdanen..

Bir de hep birlikte dua ediyorlarmış. Müezzininiz kim? Babasının adeta bir doğum günü hediyesi kıvamında kendisine verdiği Ankaragücü Kulübü’ nün gencecik başkanı Ahmet Gökçek mi? Muhabbete bak..

Ankaragücü ve Bursaspor gibi iki köklü güzide kulübümüzün karizmalarını ve tüm sempatisini, yıllar öncesine dayanan hazin bir anı üzerine inşa edilmiş olmasına rağmen son zamanlarda salt iki tribün grubundan beslenen bir “kardeşlik” mevzuusu üzerinden yerle bir ediverdiniz ya; helal olsun size!!

Hem sonra neyin kardeşliğiymiş ki bu böyle? Kan (dökmek) kardeşliği gibi bir şey mi? Kime karşı, ne amaçla birleştiniz arkadaş? Neden sadece ikiniz kardeşsiniz ki hem? Aranıza başka bir kulübün sevgisi, sempatisi giremiyor mu? Diğer kulüplerle de kardeş olamıyor musunuz? Bu derece büyük bir aşk ile mi bağlandınız birbirinize? Mesela Bursaspor Trabzonspor ile de kardeş kulüp olmaya niyetlense yasak ilişkiye mi girer bu? Ankaragücü kıskanır mı bizi?

Yoksa bu kardeşlik dürtüsü, her iki tribünden yirmi otuzar kişilik çetelerin birleşip başka takımlara ait mekanlara döner bıçaklarıyla baskın yapabilmek adına kurulmuş bir ittifaktan ibaret mi? Peki bu durumda Ayhan Atalay gibi piyonlara ne oluyor? Bu durumda sizler kimin kuklasısınız yahu?

Daha doğrusu tepedeki “Master of Puppets” kim ki acep?

Eskişehirspor 1-0 Trabzonspor (Umut – Selçuk Elele Mağlubiyete)


Dün akşam Eskişehir Atatürk Stadyumu’ nda her şeyden önce keyifli bir doksan dakika izleyeceğime emindim kendi adıma. Ne de olsa bir hafta öncesinde Kasımpaşa maçında mükemmel bir futbol oynayan takımımızın karşısında Eskişehirspor gibi ligin hem formda hem de renkli takımlarından bir tanesi vardı. Tribünlerde de gerek Eskişehirspor taraftarlarının yarattığı ambians gerekse takımlarını Eskişehir deplasmanında yalnız bırakmayan Trabzonsporlu taraftarların coşkusu da eklenince maçtan beklentim had safhaya ulaşıverdi doğal olarak..

Ancak zeminin yağmur sebebiyle ağırlaşmış oluşu maçın ilk dakikalarında Şenol Güneş’ in top tekniği yüksek oyunculardan oluşturduğu ortasahasının işini zorlaştırmaya ve daha dinamik oyunculardan kurulu Eskişehrispor ortasahasının ekmeğine yağ sürmeye başladı. Maçın ilk yirmi dakikalık bölümü iki takımın kontrollü bir futbol ortaya koymasıyla geride kalırken son haftaların tartışılan adamı Umut Bulut’ un adeta takımına ihanet edercesine sergilediği cahillik neticesinde bir kişi eksik kaldı sahada Trabzonspor. İlk pozisyonda hakem ile girdiği anlamsız diyalog yüzünden boş beleş bir sarı kartı gören Umut, hemen bir dakika sonrasında rakibi Bülent’ e attığı anlamsız dirsek darbesiyle ikinci sarı kartı görerek mükemmel geçebilecek bir maçın da içine tuz biber ekiverdi. Profesyonel bir futbolcunun böylesine saçmasapan bir şekilde kendisini oyun dışına attırmasına söylenecek bir söz bulamıyorum ben açıkçası. Gerçekten yazık..


Sahada on kişi kalan Trabzonspor, geride kalan dakikaları daha çok kendi yarı alanında bekleyip ileriye attığı uzun topları Alanzinho ile buluşturabilme gayretiyle geçiştirirken ilk yarı bu şekilde tamamlandı. İkinci yarının hemen başında Şenol Hoca’ nın takıma müdahale edeceğini zaten bekliyordum. Hatta ağır zeminden en fazla etkilenen Gabric ya da Colman‘ ı oyundan alıp fizik üstünlüğü ve hava hakimiyeti bulunan Ceyhun’ u sahaya sürerek ortasahayı güçlendireceğinden emindim ki nitekim o doğru hamle geldi. Fakat aynı anda yaptığı değişiklikte sahada tel tel dökülen Selçuk yerine Alanzinho’ yu sahadan çekip Burak Yılmaz’ ı sürmesini hayretler içerisinde izledim. Son haftaların hücumdaki en formda oyuncumuz olması bir yana, ortasahadaki pas alışverişlerini düzenleyen, topun ayağımızda kalmasını sağlayan, defansın arkasına süratli koşular yapabilen ve top rakipteyken pas aralarına girerek rakibin ortasahasındaki pas trafiğini bozan bir futbolcuyu oyundan çıkarmanın mantıklı bir gerekçesini bulamadım ben..

Zaten ikinci yarı başladığı anda bu seçimin ne kadar yanlış olduğu apaçık bir şekilde ortaya çıkmış oldu. Burak Yılmaz hücumda hiçbir varlık gösteremediği gibi defansif açıdan da herhangi bir katkı sağlayamadı. Oysa ikinci yarıda Alanzinho sahada kalmış olsaydı, bir kişi fazla oynayan Eskişehirspor’ un pervasızca kalemize yüklendiği dakikalarda geride bıraktıkları boşlukları çok daha iyi değerlendirebilecek bir ortam da bulacaktı kendisine. Kaldı ki o fırsatlar Burak’ ın eline birkaç kez geçmiş olsa da bu pozisyonların hiçbirinde rakibini eksiltmeyi ve tehlike yaratmayı beceremedi. Tam bu noktada kendisine halihazırda çok güvendiğim Şenol Hoca’ nın ölümcül hatasını kabul etmek gerek doğrusu..

Maçın ikinci yarısında özellikle Sezer Öztürk’ ün önderliğinde atak üstüne atak geliştiren Eskişehirspor Ümit Karan ile bulduğu pozisyonların tamamında kalesinde devleşen Onur’ a takıldı. Kalemize ulaşamayan bir çok akında ise Song mükemmele yakın bir futbol ortaya koydu. Son dakikalara girilirken iyiden iyiye bunalan takıma Şenol Hoca’ nın bu kez doğru bir hamle yapmasını ve takımın biraz olsun nefeslenmesini ümit ettiğim anda beni şoke eden bir değişiklik daha yaşandı. Topu ayağımızda bir saniye daha fazla tutabilmenin dahi büyük anlam kazandığı o dakikalarda oyundan alınan isim Engin Baytar oldu. Acaba onun yerine ortasahada pres yaparak rakibin oyununu bozabilecek kapasitede bir Sezer hamlesi olur mu diye düşünürken sahaya bir başka uzun forvet Murat Tosun giriverdi..


İşte bu hamlenin ardından Eskişehirspor bizi resmen domine ediverdi. Ortasahamız tamamen oyundan düşünce son haftaların son derece formsuz adamı Selçuk adeta paralize oldu. Hatta uzatma dakikalarında öylesine bir acziyet içerisine düştü ki Eskişehirspor forvetlerinin yapamadığı asistleri yapmaya başladı Ümit Karan‘ a. Bunlardan bir tanesini maçın yıldızı Onur kurtarırken, diğerinde top ayağımızdayken saçmasapan bir şekilde taca gönderdiği top kalemizde golle sonuçlanan akın haline geldi..

Kısaca özetlersek başta Umut‘ un anlamsızca gördüğü kırmızı kart, ardından Şenol Hoca‘ nın kendisine yakıştıramadığım iki yanlış hamlesi ve kendisine maç boyunca sabredilen Selçuk‘ un berbat performansına hakem Serkan Çınar‘ ın “Gol olana kadar devam” zihniyeti de eklenince bu maçtan puan alabilmemiz mucizelere kalacaktı. Mucizelere inanmayan bir insan olarak sonuca da pek şaşırmadım tabii ki..

Son olarak bir paragraf da Rıza Çalımbay‘ a açmadan geçemeyeceğim. Bir önceki sezon bu stadyumda kazandığımız 5 gollü galibiyetin etkisinden midir bilemiyorum ama maç boyunca en az sahadaki Ümit Karan kadar çirkef ve saldırgan bir tutum içerisindeydi. Giray‘ ın adeta vücudunun içine sokmaya çalıştığı kollarını arkasında kavuşturduğu pozisyonda meydana gelen topun ele çarpma anına dakikalar boyunca ağlarcasına itiraz edişi bile hocalığı bir yana karakter olarak da onun hiçbir zaman büyük takım hocası olamayacağının ispatı gibiydi aslında..

El İnsaf Be Özdenak !


Şu adama futbolculuk döneminde “Ayı Gökmen” lakabını sadece fiziki görüntüsünden dolayı takmamış olduklarını dün akşam evde kanalları zaplarken denk geldiğim Telegol programında bir kez daha görmüş oldum ibret verici bir şekilde..

Daha öncesinde gene bir canlı yayının ilerlerleyen saatlerinde gelişen bir mevzuuya durup dururken “Eamuğaagoyyim” diyerekten girizleyerek ne derece “renkli” bir kişilik olduğunu dosta düşmana gösteren GS li spor yazarı Gökmen Özdenak, dün akşamki canlı yayında Galatasaray – Bursaspor maçında kaçan golleri de futbolcuların Fenerbahçe antipatisinden beslenen kötü niyetlerine bağlamış açık bir şekilde..

Neymiş efendim; Galatasaraylı forvetler Bursaspor’ un şampiyonluğunu engelleyip Fenerbahçe’ yi şampiyon yapmamak adına bilerek atmamışlar o golleri. Hatta hızını alamayıp iyiden iyiye kontrolden çıkan Özdenak’ ın tespitine göre Keita’ nın kafa ile kalecisine verdiği tehlikeli geri pas da aslında bilerek kaleye gönderilen bir şutmuş meğer. Vallahi inanılır gibi değil yahu. Tamam, reyting uğruna ekranlarda ne türden çapsızlıkların döndüğünü hepimiz biliyor, görüyoruz da bu kadarına da “Pes” doğrusu..

Yahu bilerek gol atmak istemeyen bir insan onca pozisyonu neden zorlasın ki? Mesela Baros o bomboş pozisyonda kafa ile dışarıya gönderdiği topa iki kişinin arasından neden hareketlensin? Kaleci Ivankov’ un köşelerden çıkardığı onca sert şut “yanlışlıkla” kaleye giriverse ne olacaktı? Yani şu yorumu canlı yayında bizler yapsak kanaldan odunla kovalarlar herhalde..

Gerçi ben bu adamların böylesine ciddi boyutlarda zeka ya da algılama sorunları olduğunu da pek düşünmüyorum aslında. Muhtemelen bu hezeyanlar, daha fazla dikkat çekip reytingleri de o nisbette artırmak telaşıyla yapılan manüplasyonlardan ibarettir illa ki..

Kaldı ki hangi amaçla bunları söylemiş olduklarının ne önemi varsa? Zira her iki halde de ilke, seviye ve kalite dibe vurmuş bir kere..