Aylık arşivler: Mayıs 2010

Glowacki Sevdası !


Geçen gün Sadri Başkan zikretmiş..

Önümüzdeki sezon öncesinde takıma toplam iki “nokta” transfer yapılacakmış. Hatta bunlardan bir tanesi stoper, diğeriyse forvet hattına olacakmış. Hala açıkça itiraf edilememiş olsa da forvet hattına “haklı olarak” bu denli öncelik veriliyor oluşu, Teofilo transferinde ne derece çuvallanılmış olduğunun bir nevi kabulüdür nazarımda. Bu kısmı geçelim..

Öncelikle forvet hattı için adı geçen isimlere detaylıca değinmek istemiyorum doğrusu. Sonuçta bu isimlerin bir çoğu basında yer almasının akabinde Yönetim tarafından yalanlanıyor zira. Fakat Semih Şentürk transferinin gerçekleşmesini çok isterim kendi adıma. O kısmı da not düşeyim..

Şimdi stoper mevkiinde Song‘ un gidişinin ardından bir eksiklik ve alternatifsizlik doğduğu kesin. Haliyle bu mevkii için ciddi bir takviyenin yapılacak olması aşikar. Adı geçen isimler arasında bir dönem bizde gösterdiği performans ile sivrilerek Porto’ ya giden ama sonrasında kariyerinde düşüş yaşayan Stephanov da var. Açıkçası giderkenki haliyle gelecekse başım üstüne..

Bir diğer isim Glowacki ise gerek basın, gerekse Trabzonspor’ un yetkili ağızları tarafından neredeyse bir fenomen haline getirilmiş şimdiden. 31 yaşına gelene dek ömrü hayatı Krakov’ da geçmiş bu adamın şu gezegende bizden başka bir talibi var mı bilmiyorum ama bizdeki aşk da hakkat bambaşkaymış; onu ibretle takip ediyorum. Adamı görmeden, gelip topa vurmadan karamsar bir hava yaratmak istemiyor olsam da Song‘ da yeterli bulunmayıp Glowacki‘ de yeterlilik gösteren nitelikleri merak etmiyor da değilim hani..

Şayet Glowacki transferi gerçekleşecek olursa kendisi belki de çok başarılı bir performans gösterecektir; bilemem. Zira hafiften naftalin kokan cinsten olsa da tam bir kapalı kutu. Fakat bu transferin üzerine böylesine bir sevda ile düşülmesindeki ana kriter nedir, ben bil(e)miyorum. Her ne kadar yıllık ücreti yüksek olsa da bonservis sorunu olmayan “yaşayan efsane” Song‘ un yerine bir de üzerine bonservis ödenerek alınmaya çalışılan bu Polonyalı’ da kimselerin göremediği ne türden meziyetler var mesela? Kaldı ki Avrupa futbolunu az çok takip eden bir futbolsever olarak 31 yaşındaki bu ismi şimdiye dek hiç duymamışsam ve sanal platformlarda da hakkında herhangi bir bilgiye sahip olamamışsam bunu nacizane sorgulama hakkımın olduğunu düşünüyorum ben..

Neyse, fazla uzatmayacağım. Çünkü böyle çetrefil ve belirsiz durumlarda söylenecek en mantıklı cümle “Vardır bir bildikleri” olsa gerek. Gerçi Trabzonspor Yönetimi’ nin şimdiye dek bu işi bildiklerini doğrulayan hamlelerini özellikle transfer dönemlerinde pek görememiştik. Umarım bundan sonra görürüz artık..

Güle Güle Büyük Şef

Bir sonraki sezonda Trabzonspor formasını giyip giymeyeceği merak konusu olan Rigobert Song ile yolların ayrıldığı açıklanmış. Kulüp genel saymanı Mahmut Aksu, AA muhabirine yaptığı açıklamada Song ile çok güzel günler geçirdiklerini belirterek “Takımda bir ağabey olarak hizmet etti. Takıma önemli katkılar sağladı. Ancak misyonu doldu ve takımdan ayrılma zamanı gelmişti” şeklinde demeç vermiş..

Bir ara medyada da oldukça tartışılan kemik yaşını tam olarak bilemiyor olsam da resmi olarak gözüken 34 yaşına rağmen sahadaki duruşu, karizması, takıma verdiği cesareti ve atletik yapısının yanısıra saygı duyulası yetenekleriyle gerek Galatasaray’ da gerekse bizdeki performansıyla her daim beğendiğim bir futbolcu olmuştu Song. Açıkçası bana kalsa kendisiyle bir sezon daha maç başı ücret karşılığında anlaşmayı düşünürdüm ancak aralarında ne tür detaylar konuşulduğunu bilmediğimiz için konu hakkında fazla da yorum yapmak istemiyorum..

Sonuçta bizde geçirdiği iki sezon boyunca ortaya koyduğun futbol, gösterdiğin profesyonellik, takıma kattığın sinerji ve kısacası her şey için teşekkürler sana Afrika Aslanı. Sırtında o kutsal formamız ile senin gibi bir futbol efsanesini sahalarda görmüş olmak bile benim açımdan gurur verici bir hatıra olarak kalacaktır ilelebet..

Kendisine önümüzdeki 2010 Dünya Kupası’ nda Kamerun formasıyla başarılar dilerim. Yollarımızın ileride tekrardan kesişmesi dileğiyle, güle güle Büyük Şef..

Seni unutmayacağız..

Inter 2-0 Bayern Münih / Futbolsuz Final

Son yıllarda izlediğim en berbat finaldi kuşkusuz. Benim nazarımda antipatinin doruklarında gezinen, her fırsatta kameralara oynayan ve her gittiği takımda önüne hiçbir teknik adama sunulmayan imkanlar verilerek adeta bir nevi mesih haline getirilen Mourinho‘ nun kazanmasını asla istemiyordum ama maalesef bir şekilde gene zafere ulaştı kibir küpü Portekizli teknik adam..

Şimdi bu yaklaşımımı dileyen kıskançlık ya da hazımsızlık olarak algılayabilir ama şu gezegendeki en değerli kupayı alan bir takımın grup maçları ve Barca’ yı 3-1 yendikleri maç da dahil olmak üzere rakibini domine eden tek bir maç dahi oynamamış olması beni irrite ediyor doğrusu. İstisnasız hemen her maçta topla oynama oranı %30-35 sınırını geçmeyen bir takımın böylesi bir başarı elde ettiğini en son Yunanistan’ ın Avrupa şampiyonu olduğu sene görmüştük sanırım. Kaldı ki o turnuva sonunda Mourinho‘ nun elindeki kadronun onda birine dahi sahip olmayan Otto Rehhagel adeta linç edilmişti dünya basını tarafından. Oysa şimdi görüyoruz ki aynı kösülük futbolun biraz daha hallicesini oynatan (böyle pahalı bir kadroyu zorlasanız da o Yunanistan kadar kötü oynayamaz zaten) Mourinho futbolun ilahı haline getiriliyor pervasızca..

Biz futbolseverlere ŞampiyonlarLigi tarihinin belki de en güdük finalini Porto’ nun başındayken Monaco’ yu 3-0 yenerek kazandıkları maçta yaşatan Mourinho, tam 6 yıl sonra köşe vuruşu dahi kazanamadığı ve maç boyunca gardını almış bir boksör edasıyla köşesinde kendisini savunduğu bir maçta, üzerine gelen rakibinin bıraktığı boşluklardan yararlanarak aradan salladığı iki aparkat ile Van Gaal karşısında kazanmayı bildi. Tabii ki futbolda saldırı kadar savunmanın da ne denli önemli olduğunu kabul ediyoruz mutlaka. Sonuçta bir tarafta Van Buyten ve Demichelis gibi ağır aksak iki stoper varken diğer tarafta Lucio ve Samuel vardı mesela. Bayern’ in sol kanadında hologram misali takılan Badstuber denen faciaya hiç değinmiyorum bile..


İki takım arasındaki fark büyük ölçüde defans hattında ön plana çıkarken bu maçta ofansta da Bayern’ in şanssızlığı ve özellikle Olic‘ in gününde olmayışı skora büyük ölçüde etki etti. Bir de üzerine Milito‘ nun muazzam performansı eklenince Inter adeta nokta atışlar ile maçı aldı götürdü. Robben‘ i sürekli olarak ikili perdelemeyle önlemeye çalışan Inter bunda alabildiğine başarılı olurken bu futbolcuya yoğunlaştığı anlarda zaman zaman defansında açıklar da verdi. Fakat iyi performansına karşın oyundan alınan Hamit‘ in mükemmel pasında kaleciyle karşı karşıya kalan Muller‘ in o net pozisyondan gol çıkaramayışı bana göre maçın kırılma anıydı..

Aslında maçın kırılma anlarından bir tanesi de ilk yarıda maç golsüz eşitlikle devam ederken Inter cezasahasının içerisinde oluşan karambolde Maicon‘ un açık bir şekilde elle oynamasına hakemin veremediği penaltıydı. Yarı finalin uzatma dakikalarında Barcelona’ nın verilmeyen nizami golünden sonra bu pozisyonun da es geçilmiş olması Mourinho‘ yu hangi küresel güçlerin kolladığını düşündürtecek kadar da rahatsız ediciydi bence..

Nihayetinde futbolda netice önemli illa ki. Neticede Inter şampiyon, Mourinho ise en büyük! Fakat diğer yanda ise ben bir futbolseverim. Sonuca ve elde edilen başarıya saygı duyuyorum duymasına ama sevgi ve hayranlık duyamıyorum açıkçası. Hiçbir takımın da elindeki bunca imkana karşın bu şekilde futbol oynayarak şampiyon olmasını istemiyorum. Hele ki işin içine (bana göre) sistemli hakem hataları da eklenince iyiden iyiye rahatsız oluyorum. Bazı romantikler bu durumu futbolun postmodern gerçeklerinden biri olarak göstermeye çalışsa da bunu söylemekten imtina etmiyorum..

Bu arada Mourinho, bir sonraki sene büyük ölçüde Real Madrid’ in başında olacak ve bence tam da hak ettiği yeri bulacak. Başarıyı parayla satın almaktan başka bir sisteme sahip olmayan bir takımın başına bu adamdan daha uygununu bulamazlardı zaten. Ancak şu da bir gerçek ki seneye La Liga’ nın çehresi bir hayli değişecek. Orası kesin..