Aylık arşivler: Temmuz 2010

Aranıyor! Fatih Terim

Neredeyse bir yıl geçmiş yazmış olduğum İmparator Fatih Terim Gerçekleri başlıklı yazımın üzerinden. Hatta o yazının sonlarında şayet Rijkaard’ a sabredilmeden gönderilirse tarihin bir kez daha tekerrür ederek Fatih Terim’ in tekrardan Galatasaray’ ın başına getirilebilme ihtimaline de değinmiştim. Ancak görünüşte başarısız bir sezon geçirmiş olmasına rağmen “doğal olarak” isminin kalitesi ve kredisi sayesinde görevine devam edebilen Rijkaard bu tahminimin ya da (GS li olsaydım) endişemin gerçekleşmesini en azından ötelemeyi başarmış gözüküyor. Hepimizin gayet net hatırlayacağı üzere tam on yıl önce Milan ile ilişiğinin kesilmesinin ardından iki yıl boyunca boşta kalmasına rağmen kendisine kapılarını açan takım Galatasaray olmuştu. O dönemde Lucescu’ nun yerine takımın başına getirilmiş ve sonrasında hem saha sonuçları anlamında hem de maddi yönde büyük bir hüsran yaşanmıştı. Şimdi Lucescu’ nun koltuğunda oturan adam ise Rijkaard. Tabii bu bir kehanet ya da bir nevi beklenti falan değil, sadece küçük bir anekdot..
2010 Dünya Kupası elemelerinde Milli Takımımız’ ı ilk ikiye sokmayı başaramayan ve 10 maçta sadece 15 puan toplayarak Bosna Hersek’ in gerisinde grubu 3 ncü olarak tamamlamamızın sorumlusu olan Fatih Hoca halihazırda tatiline devam ediyormuş. Koca bir sezonu boşta geçiren ve bütün takımların yeni sezona hazırlandığı şu günlerde hala herhangi bir takım ile anlaş(a)mayan Fatih Terim’ in adı İran ve Endonezya Milli Takımları ile anılıyor. Haber ajanslarının satır aralarına sıkıştırılan bu haberlerin doğruluk yüzdesinden emin olamasak da adı bir kısım medya tarafından daha düne kadar Avrupa’ nın üst düzey kulüpleri ile birlikte yazılan Fatih Terim’ in hem mesleki hem de itibar açısından ciddi bir düşüş içerisinde olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Kaldı ki bizzat kendi röportajlarında dahi Avrupa’ nın bazı büyük takımlarından teklif aldığını ama bu teklifler arasından seçim yapmak konusunda kararsız kaldığını söylemişti tecrübeli hoca..
İşte bu tablo bile bazı acı gerçekleri artık net bir şekilde görmemizi ve bir takım olgular hakkında daha rasyonel düşünmemizi sağlayabilir aslında. Gözümüzde abartılı bir şekilde yücelttiğimiz, hatta kimi zaman neredeyse tanrılaştırdığımız bazı kişi ya da takımların aslında hiç de düşündüğümüz kadar heybetli olmadığı realitesini bize acımasızca gösterebilir. Belki de tablodaki asıl görüntüyü tüm çıplaklığı ve detaylarıyla görebilmek için birkaç adım geriye çekilerek o tabloya biraz daha uzaktan bakmak gerektiği düşüncesi hasıl olabilir. Daha doğrusu gerçekten hak edenlerin hak ettikleri yere gelebilmelerinin önünü açabilir..
Kimbilir..

Young Boys, Fenerbahçe, Sergen, Aykut

Dün akşam Young Boys ile Fenerbahçe arasında oynanan ve 2-2 lik beraberlikle sona eren Şampiyonlar Ligi 3 ncü ön eleme karşılaşması beklediğimden çok daha fantastik ve keyifli bir mücadeleye sahne oldu doğrusu. Şimdiye dek dolu dolu izleme şansını bulamadığımız Young Boys takımının Türkcell Süper Ligi’ ndeki en kalburüstü takımlarından bir tanesini maç boyunca sürklase edişini ibretle ve (bir Fenerbahçeli olsaydım) dehşetle izledik..
Maçın detaylarına, takımların sistemlerine, oyuncu performanslarına ve gerekli gereksiz istatistiklere girmek istemiyorum. Herkes maçı açık kanaldan izledi zaten. Ancak Young Boys takımının sağ kanadında banliyö treni misali sürekli gidip gelen Sutter ve Degen’ in göstermiş oldukları insanüstü performanslarını , forvet arkasında görev yapan Costanzo’ nun ayağına aldığı her topu birbirinden farklı varyasyonlar ile tehlikeli hücum varyetelerine dönüştürmesini, üç hücumcu ortasaha oyuncusunun önünde tek forvet gibi oynamasına rağmen maçın gidişatına göre oyun kurucu rolü de üstelenerek Fenerbahçe savunmasının tüm dengelerini alt üst eden Bienvenu’ nun haklarını vermek gerekir..
Maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen’ in bir türlü adlandıramadığı Young Boys’ un oyun sistemine en uygun tanım bana göre “topun olduğu her alanda çoğalmak” felsefesinden beslenmekte. Topun Fenerbahçe yarısahasında olduğu evrelerde takım halinde o bölge çevresinde yoğunlaşan Young Boys takımı, Fenerbahçe’ nin geliştirdiği toplam iki üç atak esnasında ise yaş olarak hayli genç bir kadroya sahip olmalarının da avantajıyla geriye çabucak dönebilme silahını kullanmaya çalıştılar. Fakat son derece dinamik ve yetenekli bir kadroya sahip olmalarına karşın kısıtlı olan oyun zekaları ve tecrübesizliklerine şanssızlık da eklenince yirmiye yakın net pozisyonundan sadece iki gol üretebildildikleri gibi kalecilerinin tek bir kurtarış yap(a)madan tamamladığı maçta kalelerinde iki de gol görmekten kurtulamadılar..

Takım halinde aşırı kötü performans gösteren Fenerbahçe’ de göze batan isimler olarak Emre, Stoch, Volkan ve tam üç kez gole izin vermeyen kale direklerini sayabiliriz sanırım. Stoch her ne kadar maç yorumcuları tarafından anlamsızca eleştirilse de müthiş bir transfer olduğunu ortaya koydu. Çekinmeden sorumluluk alan, yardımlaşan, sürekli alan değiştiren, topu çok iyi saklayan, şut deneyen ve temposu hiç düşmeyen bir oyuncu. Adeta kabus gibi geçen şu maçtan sonra Fenerbahçe taraftarının içine su serpebilecek adam rolündeydi dün Stoch..
Maç sonrası röportajında oynanan berbat futbolu sahada on kişi kalmış olmanın getirdiği zorluklara bağlamaya çalışan Aykut Kocaman’ ı ise hayretle izledim. Kazım’ ın tam bir andavallık örneği göstererek almış olduğu kırmızıya gösterdiği “üstü kapalı” sert tepki manidar olsa da sahada eksik kalana dek kalesinde görmüş olduğu en az sekiz net pozisyonu pek dikkate almamış olsa gerek sanırım..

Bir paragraf da ekranların nefes almadan konuşan ama pek de fazla şey anlatmayan adamı Sergen Yalçın’ a açalım. Önce kendi tabiriyle Sıkoç’ a ve Alex‘ e yüklenen Sergen, tuhaf bir tespit ile Fenerbahçe’ nin klasik 4-4-2 sistemiyle oynadığını dile getirdi. Ardından bence kısmen doğru bir tespitte bulunarak kadrodaki Brezilyalılar’ ın alayına şöyle bir giydirdi. Bunla yetinmedi, Ersin Düzen’ in bazı futbolcu performanslarına eskiden gazetelerin soru işareti koyduklarını hatırlatması üzerine “Alex’ e koyarsın, Christian’ a koyarsın, Kazım’ a koyarsın, Gökhan’ a koyarsın” diye sayaraktan içini de şöyle bir döktü! Reklam arasına girerken aslında bizlerin sorması gereken “Daha bitmedi mi ya?” sorusunu Ersin Düzen’ e yönelten Sergen Yalçın, finali ise sağlı sollu Young Boys akınlarına vurgu yaparak “Devamlı vurduruyoruz, devamlı vurduruyoruz” şeklinde tamamlayarak adeta zirve yaptı!!
Kısacası her açıdan keyifli ve alabildiğine renkli bir maç oldu Young Boys – Fenerbahçe maçı..

Karaman’ ın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu

Bu söz genelde saman altından su yürüten kimselerin gizliden gizliye çevirdikleri bir takım piyastosların belli bir süre geçtikten sonra ortaya çıkması durumunda kullanılır yurdumuzda. Hani öyle bir işe imza atar ki kokusu sonradan ortaya çıkar misali. Bizim asıl mevzuumuzla ne derece ilintili olduğu tartışılır olsa da Trabzonspor’ da hangi görevi yürüttüğü dahi tam bir muamma olan, sportif direktörlüktan yardımcı antrenörlüğe kadar tam bir görev karmaşası yaşayan ve bir de üzerine gözlemci edasıyla Brezilya’ ya futbolcu izlemesi için gönderilen Ünal Karaman’ ın medyaya vermiş olduğu şu demeç insanın aklına karamanın koyununu getirmiyor değil hani..

“İlerleyen dönemler için elimizde bir liste oluşturmak adına maçlar izledim. Biz mevcut forvetlerimize de inanıyoruz. Forvet ihtiyacı şeklindeki haberler teknik ekibimiz tarafından değil basın tarafından gündemde tutuluyor. Sonuç olarak forvet oyuncusu alınırsa iyi olan ve formayı hak eden oynayacaktır”

İsviçre çakısı misali kulüpte her bir işe bakan ama ne türden iş bitirici icraatlara imza attığı asla anlaşılamayan Ünal Karaman’ ın vermiş olduğu bilgi buydu işte. Yani amiyane tabirle “Ben alttan alta bir takım icraatlar yapıyorum. Şimdi bana detaylarını falan sormayın. Ne türden işlere çevirdiğimi elbet bir gün göreceksiniz ama şimdi değil” demek istiyor sanırım! Tabi bu demecinin arasında da artık iyiden iyiye kangren haline gelen santrfor sorununun aslında çok da büyütülecek bir yanı olmadığını, gerekirse herhangi bir takviyeye ihtiyaç duyulmayacağını, ancak (basının zoruyla) illa da bir santrfor alınacak olursa da takımda direkt olarak görev yapabilecek türden bir isim olma zorunluluğunun bulunmadığını ima ediyor beyefendi..
Ben de diyorum ki; Anadolu takımlarının dahi takır takır transferlere imza attığı şu ortamda sadece vasatın üstü bir santrfor takviyesi halinde bile kafaya oynayabilecek kıvama gelmiş bu kaliteli jenerasyonu küçük hesaplarınıza kurban ederek harcamaya kalkarsanız bunun adı düpedüz ihanet olacaktır. Ayrıca şampiyon olmayı “gerçek anlamda” istemediğinizin, asıl amacınızın kulüpteki görev süreniz boyunca kendi menfaatlerinize hizmet ediyor oluşunuzun dalaleti anlamına gelecektir. Şayet bu ölümcül hataya (ya da ihanete) göz göre göre imza atmaya kalkılırsa Karaman’ ın oyununun ortaya çıkması çok da uzun süre almayacaktır..
Sonuçta bu cefakar taraftar sizden çok da fazla şey istemiyor. Guti, Quaresma, Stoch, Gyan, Cana gibi hem cebe hem de göze hitap eden cafcaflı transferler de beklemiyor. Sadece ihtiyacı olanı istiyor. Aklınızı başınıza alıp, elinizi cebinize atmanızın sırası geldi de geçiyor bile..

Colman’ ın Veron’ dan Neyi Eksik

Başlığı atarken aklıma Hıncal Uluç’ un überfantastik Arda – Messi kıyaslaması esnasında zikretmiş olduğu “Arda’ nın Messi’ den neyi eksik?” kıvamındaki çıkışı gelmiş olsa da aynı tabiri 35 yaşını doldurmuş emektar yıldız Veron ile henüz 25 yaşındaki Colman kıyasında kullanmak beni pek rahatsız etmedi doğrusu..
2010 Dünya Kupası boyunca desteklediğim Arjantin’ i izlerken sıklıkla kafamı kurcalardı bu düşünce. Belki Higuain‘ in, Messi‘ nin, Milito‘ nun, Tevez‘ in oynadığı bir takımda forma giymesini beklemek kimilerine ütopik gelebilirdi ama Arjantin ortasahasında görev yapan ve turnuva boyunca tek bir maçta dahi vasatın üzerinde performans gösteremeyen Veron, Mascherano, Rodriguez gibi oyuncuların vazgeçilmez olduğu bir takımda Colman‘ ın en azından yedek kulübesinde oturmaya hakkı olduğunu düşünürdüm hep..
Zaten Colman da Milli Takım’ a seçilme konusunda umudunu hala koruyor olmalı ki kendisiyle yapılan röportajda ”Bir gün beni arayacaklarını söylemiştim. Bu konuda büyük umudum var. İyi oynamayı sürdürdüğüm müddetçe çağrılacaklar listesinde olduğumu biliyorum. Ama tabi ki bu konuda hoca karar verecektir. Arjantin milli takımına çağrılacağım haberini almak istiyorum” şeklinde bir demeç sunmuş..

Gustavo Colman‘ ın hasretle giymeyi ümit ettiği o formaya kavuşabileceğinden emin değilim tabii ki. Lakin Arjantin Milli Takımı’ nın Dünya Kupası’ nda ipini çeken defansif sorunlarının haricinde en büyük sorunu ortasahasında oyunu iki yönlü oynayabilme yeteneği olan futbolcuların eksikliğiydi bana göre. Veron her ne kadar bu işi tam anlamıyla kotarabilen bir futbolcu olsa da yaşı itibarıyle çok etkili olamıyordu. Mascherano ve Rodriguez ise benim nazarımda defansif açıdan oldukça etkili futbolcular olsa da o müthiş forvet hattını besleyebilecek ince ara pasları ve diyagonal topları atabilecek yeterlikte oyuncular değildi. Sadece ofansta etkili olabilen ama defansif açıdan hayli zayıf ve mücadele gücü düşük olan Di Maria da kendinden bekleneni verememişti zaten..

İşte formda ve güçlü bir Colman tam da Maradona‘ nın sistemine ilaç olabilecek türden bir oyuncu aslında. Ortasahada oyunu tutabilen, topu iyi saklayan, mesafe tanımaksızın milimetrik paslar atabilen, uzaktan şutlarda isabet oranı yüksek olan ve istisnasız her maçta 10 kilometrenin üzerinde koşan bir oyuncunun bu Arjantin ortasahasında görev beklemesine en az 30 luk Cambiasso kadar hakkı olduğunu düşünüyorum..
Belki biraz zor olsa da asla imkansız değil..