Aylık arşivler: Kasım 2010

Demirkol’un Bordo Mavi Sancısı!

El Clasico’ da Barcelona’ nın Real Madrid’ i 5-0 lık skor ile ezip geçtiği maç sonrasında Ntvspor’ da Sergen Yalçın, Mustafa Doğan ve Ercan Taner ile birlikte ekran karşısındaki yerini alan Mehmet Demirkol, çok sevdiği Mourinho’ nun yaşadığı bu acı hezimetin etkisinden olsa gerek canlı yayında “tabiri caizse” kendini kaybetti..
Sürekli hareket halinde olan vücut dilinden, kaşını gözü seyirten jest ve mimiklerinden küçük çapta bir travma yaşadığı alenen belli olan Demirkol, Barca’ nın zaferini akıl almaz bir şekilde Mourinho’ nun “ofansif futbol” tercihine bağlayarak söze başladı. Yani bir başka deyişle, Mourinho’ nun aslında kendi hırsının kurbanı olduğunu ifade etti. Açık söyleyeyim, bu fantastik tespite maç 2-0 olana dek kendi cezasahasının hemen önünde kalecisi dahil 7 defansif oyuncuyla kümelenen R. Madrid ‘ in kenardaki teknik adamı Mourinho dahi arkasını dönerek gülerdi herhalde..
Ancak kendisini dün akşamki programa değin genel anlamda gayet objektif bulduğum Demirkol’ un bu istemsiz tavırları diğer yorumculardan gelen hafif dozdaki itirazlara rağmen artarak devam etti. Barcelona’ nın daha geçen hafta Almeria deplasmanında 8 gol attığı gerçeğini hiçe sayarcasına bu türden etkileyici performansları senede en fazla iki üç kez sergileyebildiğini savundu. O da yetmedi, buram buram etnik ayrımcılık kokan bir edayla Katalan halkına, Barcelona taraftarına ve Guardiola’ ya verdi veriştirdi. Barcelona’ nın Mourinho’ dan intikam almak amacıyla bu derece motive olduğuna ısrarla vurgu yapan Demirkol, etrafındakileri yeterince etkileyemediğini fark edince gemi azıya alarak bu kez de Mourinho’ yu allayıp pullamaya başladı. Gittiği her ülkede başarılı olduğu gerekçesiyle Mourinho’ yu kendince dünyanın en büyük teknik adamı olarak lanse eden Demirkol, Portekizli teknik adamın şu ana dek görev yaptığı her ülkede o ligin istisnasız en pahalı takımlarını çalıştırdığı gerçeğini görmezden geldi pek tabii ki..
Neyse efendim, mevzuu kısır bir tartışma ortamında devam ederken Sergen’ in de araya girmesiyle laf bir başka bordo mavili takım Trabzonspor’ a geldi. İşte o an Mehmet Demirkol kuvvetle muhtemel Trabzon’ da 3-2 kaybedilen maçın ve aradaki 6 puanın da etkisiyle olsa gerek iyiden iyiye kontrolden çıkıverdi. İlk olarak Trabzonspor’ un İstanbul’ da tutunamayan oyunculardan kurulu vasat bir ekip olduğunu ima etti. Oysa durduk yere orta yere yumurtlayıverdiği bu yakışıksız ifadenin arkasını doldurabilecek sadece iki futbolcu vardı Trabzonspor kadrosunda. Bunlardan bir tanesi, hali hazırda Türkiye liginin en formda beklerinden biri olarak kabul edilen Serkan, diğeriyse Trabzonspor’ da tutunamayan G. Ünal’ ın Fenerbahçe’ ye transferinde bir nevi para üzeri misali alınmasına karşın gösterdiği üstün performans ile önce geçen sene Fenerbahçe’ yi şampiyonluktan eden ve bu seneki müthiş performansıyla da Milli Takım’ a kadar yükselmeyi başaran Burak Yılmaz’ dı..

Ancak Demirkol’ un katatonik hali zaman geçtikçe hafiflemek yerine artarak devam etti ve kendisine itiraz getiren Sergen Yalçın’ a duyduğu öfkesini bu kez ülkenin tartışmasız en efektif orta saha kurgularından birini oluşturan Selçuk-Colman ikilisine yöneltti. Türkiye’ nin hali hazırda oyunu çift yönlü oynayabilen nadir defansif ortasaha oyuncularından biri olan Selçuk İnan’ ın Fenerbahçe’ de olsa en fazla ofansif ortasaha mevkiisinin yedek oyuncusu olabileceğini iddia etti. Ardından stüdyodakilerin de şaşkın bakışları arasında bu ikiliye Şenol Güneş haricinde hiçbir hocanın ilk onbirde şans vermeye cesaret edemeyeceğine yönelik tuhaf bir takım şeyler mırıldandı. Ne var ki Demirkol‘ un frenler patlamıştı bir kere. Kelimeler ağzından fütursuzca dökülmeye devam etti. Türkiye’ de eleştirilecek başka bir takım kalmamış gibi Yattara, Alanzinho, Teofilo, Glowacki, Engin, Ceyhun gibi oyuncularını rotasyonda kullanmasına rağmen zirvedeki yoluna emin adımlarla devam eden ve yerli oyuncularının neredeyse tamamı Milli Takım formasına layık görülen Trabzonspor kadrosunu yeterli kalitede bulmadığını söyleyerek programa devam etti..
Son zamanlarda Rıdvan Dilmen‘ in sürekli olarak altını ısıtıp durduğu ligimizin marka değeri ve ihaleyi alan Digitürk’ ün dekoder satışlarının düşmesi yönünde duyduğu endişeyi dile getirdiği çekinceleri, Schuster‘ in kendi basiretsizliğini örtmek adına biz dahil zirvedeki rakiplerini ve ligin futbol kalitesini aşağılayan ukala tavırları, Mehmet Demirkol gibi göz önündeki bazı yorumcuların Trabzonspor’ dan bahsederken “Kalite olarak çok üst düzey olmasalar da takım olmayı başarmışlar, aferin” kıvamında lütufen zikrettikleri başımızı okşayan türden boş beleş ifadeleri her ne kadar ciddiye almamak gerekse de birilerinin bu zokaları yutmadığını da göstermek gerekiyor illa ki..
Üstad Fużūlī boşuna dememiş “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” diye. O hesap..

Barcelona 5-0 Real Madrid / Güzel ve Çirkin

El Classico tarihinin en yüksek maliyetle kurulan kadrolarının kapıştığı ve muhtemelen gerek Barcelona, gerekse Real Madrid takımlarının en formda oldukları döneme denk gelen bir maça sahne oldu bu gece Camp Nou Stadyumu. Bu maç da beklendiği üzere ağır bir Barcelona dominasyonuyla başladı. Açıkçası abartmadan örneklemek gerekirse Barcelona’ nın karşısında ilk 20 dakikada Real Madrid yerine bir Getafe ya da Almeria da olsaydı belki daha fazla gol yeseler dahi muhtemelen en fazla bu kadar baskı yerlerdi herhalde Barcelona’ dan. Yani karşılaşma böylesi bir tabloyla başlamışken maç sonrası yapılan bazı yorumlarda Mourinho’nun kendi futbolunu oynama sevdası üzerine mağlup olduğunun ima ediliyor oluşunu anlayabilmek mümkün olmasa gerek..
Geri dörtlüsünün önünde önlibero olarak sadece Busquets’ i kullanan ve sol dış forvet olarak görev verdiği Villa’ nın hemen gerisine Xavi, Iniesta, Pedro ve Messi’ den oluşan ölümcül bir dörtlü kuran Guardiola’ nın planları ilk yarı boyunca mükemmel bir şekilde işledi doğrusu. Zira maçın henüz başında kurduğu baskı sonucunda önce Iniesta’ nın pasında Xavi ve hemen ardından Villa’ nın asistinde Pedro’ nun ayağından kazandığı gollerle Mourinho’ nun kafasını kabuğundan çıkarmayı başardı. Barca’ ya karşı oynadığı bir çok maçta yaptığı gibi sürekli olarak oyunu kendi yarısahasında kabullenip ani ataklar ile gol bulabilme dürtüsünden hallice bir taktik geliştirmeyen ve geçen sene rakibinin nizami golünün verilmeyişi sayesinde Devler Ligi’ nde Barcelona’ yı saf dışı bırakan Mourinho, oyunda 2-0 geriye düşmesinin ardından “kerhen” de olsa ataklar geliştirmeye başladı. Dörtlü defansın önünde geriye dönük oynayan Khedira – Alonso ikilisinin sağındaki Di Maria ve solundaki Mesut zaman zaman kanat değiştirmelerine rağmen Alves ve Abidal’ e karşı son derece etkisiz kaldılar. İleri uçtaki tek forvet Benzema’ nın ise Puyol ve Pique arasında adeta kaybolması sonucunda Real Madrid’ in bütün gol ümitleri Ronaldo’ nun göstereceği şahsi performansa mahkum oluverdi. Ne var ki Ronaldo sahada etkili olmak yerine önce durduk yere kenarda bekleyen Guardiola’ yı taciz ederek sarı kart gördü ve hemen ardından Valdes ile girdiği ikili mücadelede kendisini yere bırakarak olası bir kırmızı karttan isminin de ağırlığıyla ucuz şekilde yırttı..

İlk yarının sonlarına doğru biraz olsun dişini göstermeye başlayan R. Madrid ikinci yarıya Mesut’ un yerine fizik gücü yüksek Diarra’ yı alarak başladı. Bu değişiklik sonucunda Ronaldo’ yu sola yaklaştırıp Diarra’ yı göbeğe yerleştiren Mourinho daha ikinci yarının ilk beş dakikası içerisinde önce Villa ve ardından Xavi ile iki net gol pozisyonu yaşadı kalesinde. Ancak maç sonrası demecinde ilginç bir şekilde takımının ikinci yarıya iyi başladığını ima eden Mourinho’ nun aksine Barca golünün bir şekilde geleceği alenen belliydi. Nitekim Villa Messi’ den aldığı ikinci pası vücudunun bir kısmının ofsaytta olduğu bir pozisyonda affetmeyerek farkı üçe çıkarıverdi. Sonrasındaysa Messi şov başladı ve Madrid adına film koptu. Messi’ den aldığı insanüstü pası gole çeviren Villa ile skor 4-0 oldu. Bu golden sonra Barcelona biraz olsun hız kestiyse de Real Madrid oyun disiplininden tamamen koptu. Bu dakikalarda Pedro’ ya atılan net gollük asisti eliyle kesen Carvalho’ nun cezası sadece sarı kart ile geçiştirilirken Villa’ nın yerine oyuna dahil olan Krkiç ile iki net gol pozisyonu daha harcandı. Maçın uzatma dakikaları oynanırken Krkic’ in pasına hareketlenen Jeffren tarihi skoru belirleyen golü atarak R. Madrid’ i Nou Camp çimlerine gömüverdi..

Sonuç olarak maçın hakemi Gonzalez’ in merhameti sayesinde maçı onbir kişiyle tamamlamayı başarmak üzereyken son saniyede Ramos’ un önce Messi’ yi biçip ardından da Xavi ve Puyol’ u tartaklaması üzerine gene maçı on kişiyle bitirdi Mourinho’ nun Madrid’ i. Mourinho kendi kariyerinde ilk kez beş gol birden yerken Casillas da El Classico tarihinin toplamda en fazla gol yiyen kalecisi ünvanına sahip oldu..
Bir çok açıdan tarihe geçen ve bir tarafta güzelliklerin, diğer taraftaysa bir takım çirkinliklerin sergilendiği bu muhteşem maç sonrasında Barcelona iki puan farkla La Lig liderliğini de ele geçirmiş oldu. Bakalım R. Madrid bu ağır travmanın yıkıcı etkisinden ne zaman ve nasıl kurtulacak? Barcelona’ da her şey yolunda gittiğine göre şu an asıl merak edilen bu olsa gerek..

1960 Model Galibiyet!

Dün akşam Ali Sami Yen’ de son kez karşılaştı Beşiktaş ve Galatasaray. Takımların ligde bulundukları yer göz önüne alındığında güzide spor basınımız tarafından kaybedenin lige havlu atacağı şeklinde lanse edilen bir maçtı bu. Gerçi kaybeden taraf Beşiktaş olsaydı Galatasaray’ ın gene bir puan önünde olacağı gerçeği ortadayken anlamsız bir öngörüydü bu tabii ki..
Her iki takımın da kesinlikle galibiyet parolasıyla çıktığı bu maçta, mevcut kadro zaafiyetinin yanında defansif futbol tercihi sebebiyle de sürekli eleştirilen Hagi’ den ziyade Schuster’ in nasıl bir kadro ve formasyon tercihiyle oynayacağını merak ediyordum açıkçası. Hagi savunmanın önüne Cana ve Ayhan ikilisini, onların hemen önüneyse Elano-Sabri- Kewell üçlüsünü yerleştirmişti. Daha öndeyse hareketli forvet olarak Pino yer alıyordu..
Schuster’ in Beşiktaş’ ındaysa dörtlü savunmanın önünde haftalardır vazgeçmediği çift önlibero Ernst-Aurelio ikilisi gene hazır bekliyordu. İleride tek forvet olarak görevlendirdiği Nobre’ nin arkasındaysa Guti-Tabata-Holosko üçlüsü yer alıyordu. Yani bir tarafta bazı romantikler tarafından ofansif futbolun kahramanı haline getirilmeye çalışılan Schuster, diğer yandaysa defansif futbol oynattığı suretiyle sürekli olarak eleştirilen Hagi vardı..
Henüz maçın hemen başında Ali Turan’ ın yoktan var ettiği penaltı sebebiyle yedikleri gole rağmen Hagi’ nin Galatasarayı maç boyunca Schuster’ in uzay çağı futbolu oynattığını sandığı Beşiktaş’ ını adeta sürklase etmeyi başardı. Her ne kadar deplasmanda kazanılan tek farklı üstünlüğü koruma içgüdüsünü bir yere kadar kabul etmemiz gerektiği gerçeğini kabul etsek bile, neredeyse 90 dk. boyunca ileride sadece Nobre‘ yi bırakarak toplu halde kendi yarısahasına kümelenen bir takımın hocasının her puan kaybı sonrasında hem rakiplerine hem de Türk Futbolu’ nun kalitesine yönelik eleştirel yorumlarda bulunması ibretlik bir hal olsa gerek. Kaldı ki Schuster defansif önlemlerini ilerleyen dakikalarda öylesine abarttı ki, sırasıyla Necip ve Fink‘ i de oyuna almak suretiyle takımdaki önlibero sayısını dörtleyerek kendi tabiriyle 1960 lı yıllara da anlamlı bir gönderme yapmış oldu. Diğer yandaysa kalecisinin eline top değmeden kalesinde iki gol yiyen ve onca net gol fırsatını gole çeviremeyen takımın hocası Hagi‘ ye gene hüsran kaldı..
Ne diyelim? Kazanan daima haklıdır!
Öyle diyorlar..

edit:

bu arada şimdi fark ettim. benim kullandığım başlığın aynını sinan engin de kendi yazısında kullanmış. yani sinan engin ile aynı başlığı seçmiş olmanın gerçekten de benim açımdan berbat bir durum olduğunu itiraf etmem gerek. demek ki başlık açmadan önce bir google kontrol şartmış..

Bursaspor 0-2 Trabzonspor (Her Açıdan Lider)

Maçtan önceki beklentim, geçen hafta oynanan Trabzonspor-Galatasaray maçına benzer bir havada geçeceği, Ertuğrul Sağlam’ ın tıpkı Hagi gibi önce kaybetmemeyi düşüneceği, Şenol Güneş’ in ise beraberliği önce sağlama alıp mümkünse galibiyet için de gerekli hamleleri üreteceği şeklindeydi. Ancak benim pek sıcak bakmadığım bir tabir olan “son vuruş ustası” olarak anılmak için altıpas köşelerinde pineklemeye gerek olmadığını dosta düşmana gösteren Jaja’ dan gelen erken goller maçın seyrini de tamamen değiştirdi..
Maçın hemen başında gelen bu goller sayesinde artık Şenol Hoca’ nın işi geçen haftaya nazaran daha kolaylaşmıştı. Çünkü geçtiğimiz hafta Galatasaray karşısında bir yandan oyunu 0-0 da tutup diğer yandan da galibiyet golü adına hamleler üretmesi gerekirken bu kez yapması gereken tek şey vardı; skoru ve oyunu kontrolde tutmak. Ancak yedek kulübesindeki futbolculara baktığımızda, skoru korumaktan ziyade ofansif yönü yüksek oyuncuların ağırlıkta olduğunu, daha açık ifadeyle o tipteki oyuncuların daha güçlü ve efektif olduklarını fark ediyoruz. Mesela maç Şenol Hoca’ nın istediği şekilde gitmediği evrelerde yapacağı hamleler, istediği skoru elde edip onu korumaya kalktığında yapacağı hamlelerden çok daha zenginlik içeriyor. Zira oyun sıkıştığında rahatlıkla kullanacağı Alanzinho ve Yattara gibi silahları kenarda hazır beklerken, oyunu tutmak adına kullanabileceği isimler Barış, Sezer ve çoğu zaman da Ceyhun’ dan ibaret. Bir de üzerine Colman’ ın sakatlığı nedeniyle bugün Ceyhun ilkonbirde başlayınca Şenol Hoca’ nın hamle kombinasyonu da daralmış oldu doğal olarak..
İşte yazının tam bu noktasında Şenol Hoca’ ya küçük bir sitemim olacak. Skor olarak geriye düştüğü maçlara müdahale ederken gösterdiği cesareti oyunu önde götürdüğü maçlarda da göstermesini bekliyorum kendisinden. Bunu bazen yapıyor olsa da çoğu zaman “oyuncu değiştirdikten sonra gol yemeyeyim” tedirginliğini sürekli hissediyor maalesef. Mesela bugün maçın son 20 dakikasında iyiden iyiye yüklenirken boşluklar bırakmak zorunda kalan Bursaspor’ a karşı Alanzinho ya da Yattara’ dan hiç değilse birini kullanabilirdi bence. Oysa onun yerine önce Barış, sonra Ferhat ve en son Mustafa olmak üzere üç defansif adam ile geriye yaslanmayı uygun gördü hoca. Gerçi Bursaspor’ un o yoğun baskısına rağmen herhangi net gol pozisyonu üretememesini de belirtmek gerek. Yani bir yandan sitem ederken diğer yandan da Şenol Hoca’ nın hakkını verelim..
Tabii ki hakkının teslim edilmesi gereken tek isim Şenol Güneş değildi bugün. Şimdiye dek genelde Cale’ nin sol kanattaki açıklarını kapatan Egemen bugün Bursaspor karşısında adeta tüm defansın yükünü tek başına çekerken Turgay ı da canından bezdirdi. Orta sahada Ceyhun ve Selçuk ikilisi Hüseyin ile Ergiç’ e büyük üstünlük kurdu. Nizami bir golü ofsayt gerekçesiyle verilmeyen Burak sağ kanatta Yattara’ yı, Engin ise sol kanatta Alanzinho’ yu kulübeye kilitleyen yüksek performanslarına devam ettiler. Jaja’ nın atmış olduğu iki gol haricinde takımın oyununu da oldukça yukarıya çeken hamleleri ve çekinmeden inisiyatif kullanan yapısı Trabzonspor’ un hücumdaki en büyük kazanımı olsa gerek. Umut’ a gelince söylenecek kelime bulmak zor olsa gerek. Kendisine çok daha önce verilmesi gereken milli görev onu daha da iştahlandırmış olmalı ki, Bursaspor defansını resmen silkeledi bu akşam. Kendine has bir şekilde Ömer’ den söktüğü top ile Jaja’ ya yaptığı asist haricinde maç boyunca gene çok çalıştı. Hatta rakip sağbekin atağa çıktığı bir pozisyonda hocasından fırça dahi yedi. Anlayın artık..
Uzun yıllardan beri şampiyonluğa böylesine kifayetle yakıştırılan ve taraflı tarafsız hemen herkesin saygısını kazanan bir takım kimliğine bürünememiştik. Ne mutlu ki geçen sezon elde ettiğimiz saygın imajın üzerine koyarak ilerliyoruz. Güzel ve güneşli günler göreceğimize uzun zamandır inanıyor ve bunu sürekli dile getiriyorduk zaten. Mutluyuz, keyifliyiz ve gururluyuz. Sonuçta Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ dan sonra son kurbanımız da Bursaspor oldu. Daha ne olsun..
Bu arada kurban demişken… Hepinize iyi bayramlar..

Derdini Anlıyoruz Schuster!

3 Ekim 2010 tarihinde 1-0 kaybettikleri Trabzonspor – Beşiktaş maçı sonrasında vermiş olduğu röportaj esnasında kendisine takımdaki rotasyon ile ilgili bir soru soran gazeteciyi Trabzonlu yerel gazetecilerden bir tanesi sanarak “Siz Trabzonlular bunu anlayamazsınız, çünkü Avrupa’ da yoksunuz” şeklinde cevaplamıştı Bernd Schuster. Aradan biraz zaman geçince gördük ki, meğer asıl anlamamız gereken Schuster’ in travmatik ruh haliymiş..

Zira o dönem biz Trabzonlular olarak bu gereksiz sataşmayı pek de fazla takmamıştık. Sonuçta kritik bir maçı kaybetmiş olmanın vermiş olduğu sıkıntıya, strese, gerilime bağlamıştık. Yani bu davranışın altında bir çekememezlik, hamaset ya da kıskançlık gibi sebepler de aramamıştık haliyle. Derken aradan bir ay geçti. Dün akşam Fiyapı İnönü Stadı’ nda Beşiktaş’ ın konuğu ligde galibiyeti olmayan, son sıraya demir atmış, Trabzonspor’ dan 7 gol yemiş Kasımpaşa idi. Tabii ki neredeyse herkesin ortak beklentisi Beşiktaş’ ın bu maçtan rahat bir galibiyet ile ayrılarak üst sıralara yaklaşacağı yönündeydi doğal olarak..

Ancak maç hiç de o havada başlamadı. Schuster’ in “ofansif” takımı Beşiktaş, daha maçın ortasında Ersan’ ın ikinci sarı karttan atılması gerekirken hakem tarafından es geçildiği, açık ofsayt olan golünün verilmediği, uzatma dakikalarında kazandığı penaltıdan yararlanamadığı ve hakemin uzatmalardan sonra da fazladan 4 dakika oynattığı maçta Kasımpaşaspor ile 1-1 berabere kalınca “Sarı Melake” gene sinire keserek esip gürledi..

Asıl Kasımpaşa cephesinin şikayetçi olması gereken hakem hakkında “Beni en çok rahatsız eden hakemlerin saygısı olmaması. Bunu tek maç için söylemiyorum. Bütün maçlarda özellikle hep rakip takım lehine çalınan düdükler oluyor. Bu çok büyük saygısızlık. Bunu sadece çok uzun zamandır içimize atıyorduk. Savaşmaya çalışıyorduk. Çok büyük saygısızlık bu. Ben bunu başka yerde görmedim.” şeklinde garip garabet bir demeç veren Schuster yaklaşık bir ay kadar önce çemkirdiği Trabzon’ u da unutmayarak “Rakiplerimiz defans oynamak için buraya geliyorlar. Türk Futbolu’nun durumu böyle. Biz bu şekilde oynamaya devam edeceğiz. Şu an zirvedeki takımlar Trabzonspor, Bursaspor ve Kayserispor, defans yapıyorlar ve bir hata bekleyerek gol atıyorlar” diyerek iyiden iyiye zıvanadan çıkmakta olduğunu gösterdi maalesef..

Defansif oynamakla sözümona itham ettiği takımların averajlarının dahi kendi atmış olduğu gol sayısından fazla olduğu gerçeği bir yana rakiplerine karşı bu derece pervasız yorumlarda bulunması belki Schuster’ e yakışabilir fakat bir Beşiktaş teknik direktörüne hiç yakışmıyor doğrusu. Hatta o görkemli futbolculuk yıllarında kendisine çok büyük saygı duyduğum Schuster imajı ile bağdaştırmakta hayli zorluk çekiyorum; o derece..