Aylık arşivler: Ocak 2011

Adam Gibi Adam Olmak


Bazı güzel sözler vardır ya hani..

Aynı kişiye gereğinden fazla sıklıkta söylediğinizde ilk seferki etkisini yavaş yavaş yitirmeye, hatta zamanla etkisini yitirmeye başladığı gibi anlamını ve değerini de kaybederek gittikçe sıradanlaşmaya başlar.

Bir de bazı güzel sıfatlar vardır hani..

O sıfatlar da bu payeyi gerçekten hak eden kişiler için değil de liyakatsiz kişiler hakkında kullanıldığında tüm anlamını ve değerini yitiriverir..

İşte Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmenin de pek bir önemi ve ayrıcalığı kalmadı maalesef..

Başarılı sayılabilecek tek bir sezon haricinde Trabzonspor’ a tarihinin en utanç verici futbolunu oynatan, takımı soyunma odasındayken yüz üstü bırakıp kaçan, içerisinden yetiştiği kulübün kapısında yıllar yılı yatmış olmasına rağmen bir kere dahi yüzüne bakılmayan, alt lige postaladığı onca takımın varlığı ortadayken ikinci büyük şansını gene bu kulüpte kazanan ama kendisine sunulan tüm bu olanaklara rağmen arkasında koca bir enkaz bırakarak görevinden ayrılan bir teknik direktöre verilmişti ilk olarak bu paye..


Şimdiyse bu sıfat salt Trabzonlu olduğu ve sırf rakibimiz Galatasaray’ a çemkirdiği için sıradan bir devlet görevlisine layık görüldü. Hem de adına stadyumda pankartlar açılarak. Üstelik kafa kağıdında Trabzon yazmasına rağmen, üstlerine yaranma dürtüsü gönül verdiği takıma olan sevgisini bastırmış olan bir Galatasaray kongre üyesine yakıştırıldı bu sıfat..

Şimdi Trabzonlu ve aynı zamanda Trabzonsporlu Soner olarak soruyorum buradan..

Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmek bu kadar kolay mı?

Söz konusu kişilere böylesine ulvi bir sıfatı hem de Trabzonspor taraftarları adına gönül rahatlığıyla bol keseden dağıtabilen bu zihniyet bir Şenol Güneş, bir Dozer Cemil, hatta bir Kazım Koyuncu gibi gerçek anlamda değerli insanların haklarını vermeleri gerektiğinde nasıl bir söz bulup da kullanacak?

Adama sormazlar mı “Hiç mi adam görmediniz?” diye..

Daha da kötüsü; sıradaki adam gibi adamınız kim olacak acaba?

Parayı Veren Her Şeyi Çalar!

Tamam, kabul!

Günümüzün endüstriyel futbol yapılanmasında ve sporun global dinamikleri ışığında sponsorluk olgusunun finansman konusunda kulüplere ya da sporculara ciddi avantajlar sağladığı gerçeğini kabul etmemek mümkün değil. Neredeyse tüm spor branşlarına onca maddi kaynaklar sunan firmaların bunca desteği kendi reklamlarını yapmak adına gösterdiklerinin de farkındayız tabii ki..

Zaten bu çark eskiden de aynı bu şekilde dönerdi, yeni olan bir şey değil. Forma reklamları, stadyum reklam panoları, billboardlar, vb. yöntemlerle birçok firma, spora çeşitli yönlerden maddi olanaklar sağlarlardı. Ancak son dönemlerde hayatın bir çok alanında olduğu gibi burada da ciddi bir dejenerasyon başladı. Asırlık liglerin, kupaların ve türlü organizasyonların isimleri firma adlarıyla değiştirildi. Ardından binlerce hatta milyonlarca taraftara sahip kulüplerin isimleri mutasyona uğradı. Yetmedi, her santimetrekaresi nice acı ve tatlı anılara tanıklık eden onlarca stadyumun adı tarihe karıştı. Gezegende değerli sayılabilecek her şeyin piramidin tepesindeki bir takım zümrelere peşkeş çekilmesinden başkaca bir halt olmayan özelleştirmede olduğu gibi sporda da vahşice bir şirketleşme dönemi başladı..

Özellikle basketbol ve voleybol haberleri geçilirken isimlerini duyduğum şirket sayısının, herhangi bir ekonomi ya da borsa haberi izlerken duyduğumdan daha fazla olması ciddi derecede rahatsızlık verici bir hale dönüştü. Mesela voleybol liginde gerçekleşen Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom – Eczacıbaşı Vitra karşılaşmasında aslında iki rakip takımdan ziyade beş farklı şirketin kapışmasını izliyor olduğumuz gerçeği ortaya çıkıverdi. Borsada, ithalatta ya da ihracatta değil, sözümona sahada kapışmaya başladı bu büyük firmalar..

Hadi bunların bazıları zaten kuruluşlarından itibaren birer şirket takımıydı diyelim; tıpkı Efes Pilsen ya da Tofaş gibi. Fakat kendi şehir ya da semt isimleriyle özdeşleşmiş olan kulüplerin ve asırlık stadyumların adları da açıkça tecavüze uğramaya başladı. Türk Futbol tarihine tanıklık eden İnönü ve Ali Sami Yen artık o tanıklık ettikleri tarihe karıştı bir anda. Şu an birinin adı, diğerininse hem adı hem de kendisi yok oluverdi. Peki ya neden? Salt para için. Hani çoğunlukla şu sonradan takımdan gönderilmesi uğruna eşşek yüküyle tazminat ödenen yabancı futbolcu ya da teknik adamları transfer edebilmeye yarayan para. Tabii ki sadece ülkemize has bir illet değil bu. İtalya’ da Treviso kentinin bir basketbol takımı vardır. Sponsor aldıktan sonra isimleri Benetton Treviso olmuştu. Son zamanlarda rastladım ki, takımın adı Benetton Tamoil haline dönüşmüş. Takımın ve tabii ki şehrin adını yemişler resmen. Peki ya bu takımın taraftarı ya da bir camiası yok mu diye düşünüyor insan. Görünen o ki bu tuhaflık, bana göreyse aymazlık iyiden iyiye kanıksanmış bütün bünyelerde..

Bir de farklı türdeki anlaşmalardan sebep olsa gerek, bazı sponsorlar takımların asıl isimlerinin arkasına yerleşirken kimileri adeta mütecaviz bir biçimde takım isimlerinin önüne yerleşebiliyorlar. Mesela Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ ın basketbol takımlarına sponsor olan firmalar söz konusu kulüp isimlerinin peşine eklenirken Trabzonspor’ un sponsoru olacak firma her nedense başa yerleşebiliyor. Üstelik aynı firma sponsor olduğu Galatasaray Basketbol Bayan takımının başına değil de sonuna eklenirken. Yani böyle de çarpık, dengesiz ve bir o kadar da sevimsiz bir tablo var ortada..

Açıkçası zaman geçtikçe spor ruhunun içine eden, spordaki taraftarlık keyfini acımasızca törpüleyen bu sponsorluk çılgınlığının sonu nereye varacak bilemiyorum. Pek yakında bir futbol maçı izlerken “Alaturka Colman topu Telekom Jaja’ ya aktardı. Kaleye çekilen sert şutu Medikıl Volkan köşeden çıkardı. Hakem Türksel Cüneyt Çakır köşe vuruşunu işaret etti” gibisinden biribirinden ‘ucube’ replikler duymayacağımızın garantisi yok..

Muhtemelen herbir şeye alıştığımız (daha doğru bir deyişle alıştırıldığımız gibi) buna da alışacağız? Sonuçta “Parayı veren düdüğü çalar” anlayışını gülüp eğlenerek kabul eden de bizler değil miyiz? Sadece parasını verenler o düdüğü çalabiliyorsa, parayı oluk oluk akıtanların akla gelebilecek her şeyi, hatta adınız da dahil olmak üzere bütün değerlerinizi silip süpürebilme hakkını da kabul etmişiz demektir..

Dedim ya.. Tamam, kabul!

Yenilsen De Yensen De / 2011′ den Beklentiler


Yeni yılın gelişiyle birlikte hayattan genel anlamdaki beklentilerimizin yanında bir futbolsever olarak futboldan da bir takım beklentilerimizin olduğunu inkar edemeyiz. Hatta kendi aramızda sohbetler çevirirken mutlaka “Yahu keşke şöyle olsa, mesela bu böyle olmasa, o kuralı kaldırsalar, şu şekil yapmasalar, bunu yasaklasalar, öbürünü serbest bıraksalar” gibisinden söylemlerde bulunuyoruzdur. Fakat bu öneriler ya da göreceli o parlak fikirler söz konusu muhabbetten dışarıya çıkamayıp anılarımızın satır aralarında kaynayıp gidiyordur hep..

İşte bu kayıpları asgariye indirebilmek ve biz taraftarın duygularını, düşüncelerini ve tabii ki beklentilerini azami şekilde ekranlara yansıtabilmek adına Yenilsen de Yensen de programı katılımcıları olarak zihinlerimizdeki bütün istek, fikir ya da önerileri liste halinde sıralayarak anket şeklinde taraftarın bütününe sunmayı uygun gördük. Listeyi alabildiğine zengin tutmamıza, sadece kendi düşüncelerimizden değil etrafımızdaki futbolseverlerin de önerilerine başvurmak suretiyle harmanlamış olmamıza rağmen illa ki unutulan, gözden kaçan, es geçilen ya da akla gelmeyen fikirlerin olabileceği kaçınılmazdır tabii ki. Artık onları da anketteki seçenekleri oyladıktan sonra mail yoluyla ntvspor.net‘ e sizler gönderebilir, programda konuşulmasını sağlayabilirsiniz..

Son olarak, en fazla oy toplayan şıkların programın yeni döneminde konuşulacak konuların anafikrini oluşturacağını da ekleyeyim. Dolayısıyla gündemi gene bizler, yani taraftarın bizzat kendisi belirleyecek..

Ankete katılmaksa gayet basit. Söz konusu ankete buradan ulaşabilirsiniz..

İlginize teşekkürler..

Demirören’ den Portekiz Havası!

Az önce TV’ de Simao, Almeida ve Fernandes için düzenlenen imza törenini izledim. Geçen gün katılmış olduğu Yüzdeyüz Futbol programında kulübün finansal sorunlarını borçları uzun vadeye yayarak aştıklarını anlatan ve enteresan söylemlerde bulunan Yıldırım Demirören bugünkü imza töreninde de hayli havalıydı ve gene ilginç cümleler sarfetti. İşte Demirören’ den birkaç inci..
“Bir yere gelmek kolay ama orada kalmak zor”
Burada kastetmiş olduğu kolayca gelinen ama orada kalması zor olan yeri tam olarak algılayamasam da söz konusu o yerde uzun süre kalmalarının rakiplerini pek rahatsız edeceğini sanmıyorum doğrusu..
“Türk futbolunda bir gerileme var. Alınan yıldız oyuncular ile bu gerilemeyi durduracağız”
Bunu söylerken aklıma geçen gün Ntvspor’ daki 2010′ un önemli olaylarının sıralandığı programda Elvan Abeylegesse için kullanılan “Türk atletizminin yüzakı” ifadesi geldi ve acı acı gülümsedim. Altyapıdan çıkan ve görev aldığı maçlarda aslanlar gibi de mücadele veren Necip Uysal özelinden değil de borçla edindikleri paraları bastırarak getirdiği yıldız oyuncular üzerinden böyle bir cümle kurması başarı algımızın geldiği nokta açısından ibretlik bir durum olsa gerek..
“Beşiktaş, tarihinin en başarılı Avrupa Dönemini yaşadı”
Bu “başarıyı” elde ederken hangi takımlarla oynadıklarını falan da sormuyorum ama eski adıyla UEFA Kupası yeni adıyla Avrupa Ligi’ nin son 32 takımı arasına girmeyi Beşiktaş tarihinin en büyük başarısı olarak göstermesine kendi camiası içinden de itirazlar gelecektir muhtemelen..
“Bu sezon olmasa da gelecek sezon Avrupa’ da ses getirmeyi hedefliyoruz”
Şimdi şunu açıkça kabul edelim ki alınan futbolcular gerçekten de biribirinden kariyerli ve değerli isimler. Ancak şöyle de somut bir gerçek var ki getirilen yabancıların yaş ortalaması otuzbir. Bir sonraki sezon bu ortalama yaklaşık 32 olacağı gibi ligin ilk yarısında Guti ve Quaresma‘ nın devamlılık hususunda ortaya koydukları performans da göz önüne getirildiğinde “Geleceğin Beşiktaşı” ifadesinin biraz fazlaca iddialı gözüktüğünü ifade etmeden geçemeyeceğim açıkçası..
Ayrıca her ne kadar bize “Hayırlı olsun” demek düşse de Başkan Yıldırım Demirören’ in izlediği transfer politikasını adeta çılgınca bir kumara benzettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Devraldığı Beşiktaş Kulübü’ nü katlanarak artan bir borç sarmalının içine sokan Demirören’ in kameralar önünde bu derece gururlanmasını hak edecek bir başarıya imza attığını düşünmüyorum doğrusu. Hatta kredi kartı borcu alabildiğine biriken bir adamın başka bir bankadan çektiği krediyle o borçlarını öteleyerek aldığı spor araba ile karşıma geçip hava basmasına benzetiyorum ben bu durumu. Tabii ki adamın borcuna, harcamasına, şusuna, busuna karışacak değiliz ancak kalkıp da karşımızda alenen böbürlenmeye başladığında ve bu çarpıklığı eleştirdiğimizde tepeden bakan bir tavır takınıldığında durum değişiyor haliyle. Bu arada etrafımdaki Beşiktaşlılar’ ın da büyük kısmının bu kontrolsüz gidişattan pek fazla memnun olmadıklarını, kulübün geleceği konusunda ciddi endişeler duyduklarını da ilave edeyim..
Sonuçta atalarımız zamanında “Borç yiğidin kamçısıdır” demişler demesine ama öte yandan “Ayağını yorganına göre uzat” diye de tembihlemeyi unutmamışlar. Bir de üzerine “Taşıma suyla değirmen dönmez” sözünü eklediğimizde söyleyecek pek bir şey kalmıyor geriye. Biz gene “Hayırlısı” diyerek önümüzdeki maçlara bakalım..