Aylık arşivler: Şubat 2011

Hem Profesyonel Hem Futbolsever


Wilshere’ in twitter adresinde paylaşmış olduğu bu fotoğraf iki gün önce Emirates’ de oynanan ve Arsenal’ in Barcelona’ yı 2-1 yendiği maçın hemen sonrasında çekilmiş. Ellerindeki Xavi ve Messi formalarıyla poz verenler Wilshere ve babası..

Arsenal’ in 19 yaşındaki genç oyuncusu Jack Wilshere’ in profesyonel bir futbolcu olmasının yanında her şeye rağmen bir futbolsever olduğu gerçeğini de gayet güzel sergileyen bir kare olsa gerek..

Büyüklük Değil Şampiyonluk Lazım

Özellikle takım istim üzerinde gitmekteyken bilhassa ulusal basının bize bahşettiği kısıtlı süreler içerisinde sıklıkla kullandığı “Trabzonspor’ un en büyük rakibi kendisidir”, “Trabzon zor bir şehir”, “Taraftar baskısı çok fazla” gibisinden bir takım basmakalıp cümleler vardır. Toplumun bilinçaltına zerkedildikçe gerçekliği metazori bir biçimde de olsa kabul gören bu söylemlerin, Trabzonspor Yönetimi ve Teknik Kadrosu’ nun kaçan şampiyonlukların ardından en kolay bir biçimde kendilerini temize çıkarabilmeleri ve başarısızlıklarına mazeret uydurabilmeleri adına bulunmaz argümanlar da içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Zira karşı cenahtan bu yönde açıklamaların ya da telkinlerin gelmesi, mevcut yönetim, teknik kadro ve hatta futbolcuları zan altında bırakmadığı, sorumluluktan sıyırdığı ve dahası bir anlamda temize çıkardığı gibi elde edilecek her başarının “Camianın mevcut olumsuz yapısına rağmen” gerçekleştirildiği inancını da pekiştirmesi anlamına gelmekte. Hal böyle olunca da psikolojik açıdan tek taraflı bir yıpratma operasyonunun kapısı da ardına dek açılmış oluyor pek tabii ki..
Daha sezon başında kaybedilen iki maçın ardından şimdi kocaman umutlarının sahibi olan hocaları adına “Aykut Kocaman istifa” diye pankartlar açanlar, birkaç ay öncesine kadar şimdilerde yere göğe sığdıramadıkları başkanları için hep bir ağızdan“Yeter Demirören” şeklinde yeri göğü inletenler, devlet erkanına şirin gözükmek adına kendi taraftarına posta koyan bir başkana sahip olanlar ve Aragones, Del Bosque, Rijkaard gibi marka isimleri bir senede adeta maymuna çevirip gerisin geri postalayanlar sanki bizzat kendileri değilmiş gibi laf bizden açıldığında “Trabzonspor camiası çok sabırsız” klişesiyle söze başlayan hödüklerin asıl amacı da bu tabloyu salt Trabzonspor camiasının bir sorunuymuş gibi sunmaya çalışmaktır aslında. Zira onlar da bilirler, bu hezeyanlara Trabzonspor’ un yetkili ağızlarından herhangi bir itiraz gelmeyeceğini ve hatta sahiplenileceğini. İşte ortalıkta böylesi bir riyakarlık dönünce fatura her daim en soyut kavram olan, bilhassa içeride oynanan maçlarda desteği hayli yetersiz olan taraftara ve camiaya kesiliverir haliyle..
Takımın seneler boyunca kronikleşmiş hatta efsaneleşmiş santrfor sorununu ısrarla çözmeyen, beş yıldır takımın gol yükünü tek başına sırtlayan Umut’ un yanına ya da yerine (Almeida, Miller, Altidore gibi) kalitesi belli bir tane dahi golcü transferi yapamayan, bayanlar liginde oynasa bile muhtemelen fizik olarak yetersiz kalacak olan Cale’ nin yerini hala dolduramayan, rakiplerimizin hemen hepsi devre arasında kadrolarına katmış oldukları futbolculardan maksimum katkı sağlamaya başlamışken kendi getirdiği adamları ilkonbire dahi sokmaya cesaret edemeyen acuze bir zihniyet ortadayken tüm sorumluluğu camianın sözümona olumsuz dinamiklerine kesmek en ucuz yol olsa gerek..
Açık konuşmak gerekirse, şampiyon olabilmek adına önce sen elinden geleni yapacaksın, elinden geleni yapıyor olduğuna kamuoyunu inandıracaksın, ondan sonra iç veya dış etmenlerin varlığını ya da olası etkisini sorgulayacaksın. Ekonomik anlamda sana oranla daha zayıf kulüpler bile transfer dönemini senden çok daha etkili isimlerle anlaşarak geçiriyorlarsa, senin transferlerin kadroya girmekte zorlanırken diğerleri gol ve asistlerini sıralamaya başlamışsa, geride kalan dört haftada rakiplerin güçlenmişken sen hala yerinde sayıyorsan ve tüm bu basiretsizliklerin sonucunda uğruna bir kalemde Türkiye Kupası’ nı feda ettiğin ligde ardı ardına 3 maçta 7 puan kaybedip, kendi evindeki son maçta rakip kaleye tek bir şut dahi atamıyorsan dünyanın her yerinde, her takımında kendi taraftarından ve camiandan bir şekilde tepki görürsün. Bunun aksini iddia etmek ya akıl tutulmasıyla ya da samimiyetsizlikle açıklanabilir ancak..
Gene de tüm bu garip garabet tabloya rağmen elimizi kuvvetlendirecek ve şampiyonluk adına bizleri ümitlendirecek malzemeler de yok değil. Bir kere kadromuzun her ne kadar zamanında ve efektif bir biçimde takviye edilmemiş olsa da şu ligde yarışı sonuna kadar götürebilecek kalitede olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta Yattara, Alanzinho, Pawel, Piotr, Mehmet, Ceyhun, Glowacki gibi isimlerin yedek kulübesinde görev beklediği bir takımdan bahsediyoruz. Kısmen de olsa uyum içerisinde olan bir yönetim ve taraftarın büyük çoğunluğunun desteğini arkasına almış bir hocanın varlığı da cabası. Ancak şu ligde başarıya ulaşabilmek adına sadece bunlar yeterli değil tabii ki. Mevcut kadrodan şu ana dek neredeyse maksimum verim alma başarısını göstermiş olan Şenol Hoca’ nın yarış kızıştıkça daha da şiddetlenmesi muhtemel polemikleri ve sonrasında oluşacak kriz ortamlarını ustaca yönetebilmesi de çok büyük bir önem teşkil ediyor..
İşte maalesef nokta transferlerin yapılamaması haricindeki asıl sıkıntımız da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış rakipler, medyanın da gücünü arkalarına almak suretiyle seni şeytani manevralarla tahrik ederek kendi çukurlarına çekmeye çalışıyor. Gerek başkanlar, gerekse teknik direktörler düzeyinde ustaca hazırlanmış polemikler eşliğinde sana tuzaklar hazırlanıyor. Peki sen ne yapıyorsun? Böylesine pervasız bir biçimde ateşlenen psikolojik savaşta denize salınan oltaya balıklama atlamak bir yana, direkt olarak sandala atlıyorsun. Hayati derecede büyük önem taşıyan bir maç öncesinde seni bu polemiğin içine zorla çekerek tüketmeyi hedefleyen bir teknik adamın ayağına adeta özür dilercesine gidiyorsun. Senden onüç yaş küçük olan ve kariyer olarak senin yanına dahi yaklaşamayacak durumda olan o adam seni umursamayarak daha maç başlamadan takımını mental açıdan 1-0 öne geçirmekle kalmıyor, sonrasındaki maçlar öncesinde de ciddi bir mental çöküşü tetikliyor. Tabii bu jest, en fazla seni 2002 Dünya Kupası boyunca en ağır hakaretlerle yerden yere vuranların gönlünü hoş ediyor. Çünkü sen göstermelik birkaç kompliman eşliğinde büyütülürken Trabzonspor tam da onların istediği kıvama doğru geliyor..
Peki ya sonrasında ne oluyor? Sanki daha özel bir yerde buluşup görüşme şansınız yokmuşçasına sırf gösteri olsun misali milyonların gözü önünde ayağına kadar giderek şans dilediğin adam hakkında gene üstü kapalı demeçler vermeye devam ediyorsun. Yüzüne söyleyemediklerini gıyabında zikrederek sahadaki bu gereksiz davranışını “büyüklük” olarak sunmaya çalışan güruhu da çelişkiye düşürüyorsun. Dahası sinirleniyorsun, paralize oluyorsun, motivasyonunu ve gücünü kaybediyorsun. Sen güç kaybederken takımı da beraberinde aşağıya doğru çekiyorsun. Asıl tehlike de burada zaten. Hasmının seni getirmek istediği künde pozisyonuna geliveriyosun bir anda. Ancak gene de bu vaziyetten kurtulmak, kaybedilen özgüveni kazanmak ve tekrardan avantajlı duruma gelmek elimizde. Yeter ki şu kaos anlarını akilane bir biçimde yönetmeyi öğrenelim. Hiçbir şey yapamıyorsak susmayı deneyelim. Tepkisizlik ters tepecek gereksiz ve yanlış bir tepkiden çok daha faydalıdır sonuçta..
Peki aksi halde ne mi olur, kısaca anlatayım. Hak ederek kazandığımız her puana şaibe yükleterek durduk yere ortamı geren Aykut Kocaman Lig Kupası’ nı, kaybettiği her takıma fütursuzca çemkirmekte çekince görmeyen Bernd Schuster Türkiye Kupası’ nı kaldırırken sana gezegenin en mülayim adamı olarak Nubar Terziyan özel ödülünü layık görürler ve gönüllerin mağrur ama gururlu şampiyonu olarak onunla avunur durursun. Milli Takım ya da kendi takımlarının başına geçmen halinde senin hem karizmanı hem de hocalığını itin orasına burasına sokacak olan tayfa tarafından sözümona büyüklük gösterdiğin gerekçesiyle birkaç övgü dolu söz alarak geçiştirilirsin. Ancak şöyle bir gerçek de var ki, Trabzonspor’ un sözümona büyüklüğe değil şampiyonluğa ihtiyacı var. Bırak o büyüklüğü ihtiyacı olanlar kovalasın..

Önce Hoşbulduk, Sonra Hoşgeldin

Fenerbahçe-Trabzonspor maçının ardından kimileri Fenerbahçe’ nin galibiyetinin etkisiyle zafer sarhoşluğu yaşarken kimileriyse Trabzonspor’ un mağlubiyetinin sebeplerini tartışadursun bana göre maçın en önemli hikayelerinden biri de şu sayfalarda çokça methettiğim ve eminim bundan sonra da sıklıkla methedeceğim Şenol Güneş ile Aykut Kocaman arasındaki diyalogdu (monolog da denebilir) şüphesiz..
Zira mülayimlik ve alttan alma hususunda on Münir Özkul gücünde olan, karşılıksız sevgi ve merhamet konusundaysa Nubar Terziyan’ ı dahi gölgede bırakan Şenol Hoca’ nın bu dev maçta, daha öncesinde polemik yaşadığı Aykut Kocaman’ ın yanına kadar giderek kendisine başarılar dilemesi şeklinde cereyan eden ibretlik hal ve hareketlerinin de gündemi bir hayli meşgul ettiğini kabul etmek gerek..
Şimdi iki adım geriye çekilip biraz uzaktan şöyle bir baktığımızda, bu olayı taraftarımızın bir kısmının Şenol Hoca’ nın büyüklüğü ya da adamlığı olarak algıladığını diğer bir kısmınınsa bu davranışı pasiflik veya pısırıklık olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Yani çekilen bu fotoğrafa ya siyah denilmiş ya da beyaz. Diğer renkler bir çok tartışmada olduğu gibi gene görmezden gelinmiş. Gerçi sadece sporda değil, sosyal hayattaki tartışmalar da genelde hep uçlarda gezinmez miyiz? Mesela biri kalkar çarşaf giyene laf eder. Diğeri tutup karşılık olarak minik etekliyi örnek gösterir. Sanki normal bir kıyafet şekli yokmuş gibi. İşte bu da aynı hesap. Birilerinin gözünde Şenol Hoca ya çok büyük bir adam ya da pısırık bir insan. Ortası yok!
Oysa açık konuşmak gerekirse çok sevdiğim ve bir o kadar da saygı duyduğum Şenol Hoca’ nın bu tavrını Trabzonspor’ u alçaltan bir hareket olarak yorumlamasam da büyüklük olarak değerlendirilmesini de son derece yersiz buluyorum. Hatta takıma böylesi tansiyonu yüksek bir maç öncesinde dolaylı yoldan olumsuz etki ettiğini düşünüyorum. Neden mi? Dilimin döndüğünce açıklayayım..
Bir kere herşeyden önce Şenol Güneş on yıllık teknik direktörken kendisi hala futbol oynayan Aykut Kocaman’ dan tam onüç yaş büyük. Ayrıca son derece başarılı kariyerinde meslekdaşının hayalini dahi kurmakta zorlanacağı bir Dünya Kupası üçüncülüğü ve dahası var. Üstelik aralarındaki tatsızlığa sebep olan polemiğin fitilini ilk olarak ateşleyen de kendisi değil. Hepsinden de ötesi Şenol Hoca orada bir misafir. Yani Aykut Hoca evsahibi. Daha açık bir ifadeyle, bizim kültürümüzde çok önemli bir yer tutan ve bana göre insan ile diğer canlıları ayıran en önemli özelliklerden biri olan evsahipliği görevini gerçekleştirmekle mükellef olan taraf Aykut Kocaman’ dan başkası değil..
Fakat o gece Saracoğlu’ nda ne oluyor? 1500 yıl önce yaşamış olsa muhtemelen bir evliya olacağını tahmin ettiğim Şenol Hoca, evine kadar gelen bir misafire kuru bir “Hoşgeldin” diyebilmekten dahi aciz bir adamın ayağına kadar gidiyor, kulübesinin önünde bekliyor, kendisinin suratına dahi bakmaksızın asık bir yüz ifadesiyle kerhen elini sıkan meslekdaşına bir nevi “Hoşbulduk” diyor. Bu hareket Şenol Hoca‘ nın gezegendeki en naif ya da en kibar insanlardan biri olduğunu gösterebilir belki ama büyüklüğünü ne yazık ki göstermez. Büyüklük nasıl olurdu, onu da nacizane söyleyeyim..

Misal Şenol Hoca bir misafir teknik adam olarak sahaya gelirdi. Seremoniden sonra yerine gider Aykut Kocaman’ ın onun yanına gelmesini beklerdi. Aykut Hoca yaklaşırken yerinden kalkıp elini sıkarak onu affettiğini söylerdi. İşte büyüklük tam olarak bu olurdu. Şayet Aykut Hoca gelmeseydi, asli görevi olan bu misafirperverliği yapmasaydı küçülen Şenol Hoca değil gene bizzat kendisi olacaktı. Ancak Şenol Güneş bu fırsatı maalesef iyi kullanamadı. Yapmış olduğu son derece gereksiz ve karşılık dahi bulmayan bu kompliman, günlerdir medyanın gündemine yerleşen polemikle beslenen her iki takım futbolcularının psikolojilerine de aynı şekilde sirayet etti. Çünkü bu çarpık tablo ve dahası bu nezaketsizlik futbolcuların da gözü önünde gerçekleşmişti. Dolayısıyla iki teknik adamın maç öncesindeki ruh hali takımların ilk yarım saatte ortaya koydukları futbola da birebir yansıdı. Bir tarafta başı önde, mazlum ve çaresiz bir Trabzonspor dururken, diğer tarafta kendine aşırı güvenen, agresif, hatta pervasız bir Fenerbahçe vardı..
Lakin sevgili Şenol Hoca‘ nın maç öncesindeki göz yaşartan sevgi pıtırcığı ruh hali maçtan sonra da devam etti. Hayatı boyunca inisiyatif alınması söz konusu dahi olmayan ve sürekli emir altında yaşamanın kanıksandığı bir mesleğin içerisinden gelmesine rağmen kendisine böylesi önemli bir maçta inisiyatif kullanması yönünde yetki verilen, maç içerisinde eyyamın dibine vuran kararlarıyla karşılaşmayı adeta kendi kişisel şovuna dönüştüren bir hakemi sahanın yıldızı ilan etti..
Şimdi ben bunları yazdım diye kalkıp “Zamanında Şenol Hoca’ yı öve öve bitiremiyordun. Şimdi bir Fener’ e yenildi diye başladın eleştirmeye” kıvamında mızırdanacak olanlara cevap vermeyeceğim. Şenol Güneş benim gözümde asla eleştirilmesi söz konusu olmayan bir mesih olmadığı gibi birilerinin öngördüğü gibi aciz bir kişilik de değildir. Burada bana göre rakibiyle girmiş olduğu polemiği iyi yönetememiş ve bir anlamda rakibinin tuzağına düşmüştür. Bu anlık zaafiyet onu kötü hoca yapmaz, hele ki kötü adam hiç yapmaz ama belki kötü bir stratejist yapabilir. Artık önemli olan bundan sonrasında oluşması kuvvetle muhtemel krizleri akilane bir biçimde yönetmek. Sonuçta hepimiz biliyoruz ki başarıya giden yol hiç de tekin ve temiz bir yol değil..