Aylık arşivler: Eylül 2011

Aidiyetsiz Taraftar Kompleksi

Son zamanlarda Trabzonspor üzerinden Trabzon halkına ve şehrine karşı gelişen önyargılı tutum beni fazlasıyla rahatsız etmeye başladı. Hani şu salt kupkuru bir taraftarlık psikolojisi ve hiçbir temele dayanmayan içi bomboş bir aidiyet duygusuyla beslenerek karşısındakini hor görerek tepeden bakan, bununla da yetinmeyip anlamsızca böbürlenen enteresan ruh hali hakkında zamanında Bordomavi.net sitesine yazmış olduğum bir yazıydı, burada da dursun istedim..

Yahu tamam.. Anadolu’ nun herhangi bir ücra köşesinde oturan ya da 3-5 sene öncesinde İstanbul’ a göç etmiş bir adamın, ömrü hayatında Fenerbahçe Burnu’nda bir bardak çay içmeden, Beşiktaş sahilindeki bir bankta oturmadan, Galatasaray Adası’ nın İstanbul’ un hangi köşesinde olduğunu dahi bilmeden “Kraldan daha kralcı” bir aidiyet duygusuyla 3 büyük takımdan bir tanesine gönül veriyor olmasını anlayışla karşılarım. Sonuçta mecbur değildir yani kendi memleketinin güdük kalmış takımını zoraki tutmaya ve o takımın taraftarı olmaya. Gerçi kendi şehrinin takımının o hallerde oluşunun sebeplerinden bir tanesidir de aynı zamanda, bu “Güce tapan ruh hali” ya; neyse..

Mesela kendimden örnek vereyim. Aslen Trabzonluyum. Memleketime fırsat buldukça gidiyor olsam da İstanbul’ da doğdum ve büyüdüm. Hayatım Kadıköy civarında geçmiş olmasına rağmen şu bünyeye Fenerbahçelilik ruhu sirayet etmedi. Peki ben şimdi bununla anlamsızca gurur duymalı mıyım? Tabii ki hayır. Bu sadece benim çocukluk yıllarımda Trabzonspor’ un kazandığı başarıların da etkilediği kendi seçimimden ibaret. Belki de tuttuğum takımın isminin kafa kağıdımın arka yüzünde de yazıyor oluşundan tetiklenen bir nevi şanslılık psikolojisidir en fazla. Fakat taraftarı olduğum küçük bir şehir takımının bir Dünya markası haline gelmesinden, sadece Trabzon’ dan değil ülkenin ve hatta Dünya’ nın çeşitli şehirlerinden de taraftarlara sahip tek Anadolu takımı olmasından beslenen kibirli anlayıştan gene de uzağım yani..

Lakin gel gör ki, ortalıkta öylesine garabet ve etnik ayrımcılığa dayalı bir taraftarlık anlayışı gelişmeye başladı ki insan söylemeden geçemiyor. Konuşmaya başlayınca ağzında ayı güreşiyormuş gibi sesler çıkaran, Yattara kadar dahi düzgün bir Türkçe’ ye sahip olmayan ama mevzuu Trabzonspor üzerinden Trabzon’ a giydirmek olduğunda, üstelik kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan“İstanbul jargonu” üzerinden aşağılayıcı tabirler kullanan insanlardan asla haz etmiyorum. Böylelerine rastladığım anda hiç de acımadan anında aynayı suratlarına tutuveriyorum. Aynaya bakıp da acı gerçekle yüzleştiklerinde karşımda ezilip, büzülüveriyorlar tabii; orası ayrı. Ama insan dayanamıyor işte.. Hani tuttuğun takım bizi yener; dalganı geç. Şampiyonluk ya da taraftar sayın bizden fazladır; ona da eyvallah. TS takımını, başkanını, futbolcusunu, teknik adamını gerekirse yerden yere vur; hadi bir yere kadar ona da tamam. Ama kendi durumunu, kökenini adeta gizleyerek TS taraftarına ve hatta topyekün o yörenin halkına çemkirmek size mi düştü yahu? Bu hamasetinizin sebebi kendi memleketinizden bırakın böylesi marka bir takımı çıkarabilmeyi, kıçıkırık bir folklor takımı dahi çıkaramamış olmanız mıdır acaba? Hem sonra hadi biz Trabzonluyuz, Karadenizliyiz, lümpeniz, cahiliz senin gözünde.. Ya siz kimin nesisiniz peki? Madem takım olgusunun dışına çıkarak etnik köken üzerinden futbol konuşacağız; peki ya sizin memleketiniz nere? Yoksa kütüğünüzde İstanbul takımlarından birinin adı mı yazıyor? Çekinmeden yazıverin şu memleketinizi de oldu olacak bir de orayı masaya yatıralım. Bakıp inceleyelim o yörenin futboldaki yeri nedir, halkının ne türden davranış şekilleri vardır görelim bari. Bu nasıl kör bir şovenizmdir be arkadaş? Sağlıklı düşünen ve aklı başında bir insanın, doğduğu şehir, hatta doğduğu ülke sebebiyle dahi böbürlenip durmasının anlamsızlığını kabul eden bir vatandaş olarak bırakın milliyetini, kuru kuruya tutmuş olduğu bir takım ile bu derece kibirlenip karşısındakine böylesi bir aşağılık kompleksiyle yaklaşan taraftar psikolojisine resmen kıl oluyorum; yalan yok..

Ciddi ciddi bize atılmaya çalışılan cakaya bir bakın. Yahu içime sindirebilsem 5 dakka içinde Fenerli de olurum, Cimbomlu da. Bu mudur yani? Marifet mi şimdi bu? Doğuştan gelen ya da salt özel bir kesime bahşedilen ulvi bir özellik mi? Bununla mı hava atıyorsunuz bize arkadaş? Hayatında tutmuş olduğunuz takımın stadını bile görmeden her fırsatta övüyor, Trabzon’ u bir kere dahi görmeden alabildiğine sövüyor olmanız dahi bu trajikomik durumun yanında sönük kalır.. Yok yani.. Gören de sanacak ki, bu tip elemanlardan biriyle beraber kendi tutmuş olduğu takımın kulübüne aynı anda taraftarlık başvurusu yapmışız da o yeterli gözükürken biz yeterli görülmeyip kabul edilmemişiz. Muhabbete bak.

Bir de şöyle iblis tipler var ki, onlar da ayrı vaka. Nedenini çözemediğim bir şekilde Trabzon taraftarına ve daha da ötesi halkına karşı hakir görücü söylemlerde bulunabilmek adına salt kuru bir “TS taraftarı” etiketiyle ağzına geleni söylemekten çekinmeyen sözde taraftarlardan bahsediyorum. Aslen Trabzonlu olmamasına rağmen Trabzonspor’ a bir şekilde gönül vermiş olan renkdaşlarımın taraftarlığını kendi taraftarlığımdan on kat daha değerli gören biri olmama rağmen bu zihniyetteki insanların samimiyetlerine asla inanmıyorum. Ulan size mi düştü koca şehrin insanını genelleyerek karalamaya çalışmak. Bunu İstanbulluspor taraftarları ve medyası alabildiğine yapıyor zaten. Peki siz kimlerin yalakalığını yapıyorsunuz yahu? Özeleştiri mi şimdi bu? Hadi oradan..

Son olarak..

Bizler Trabzonspor taraftarı olarak kimselerin göstermelik merhametine, pohpohlamasına, işine gelmediğinde yerin dibine sokup keyfi yerine geldiğinde “Ama biz sizi severiz yahu” şeklindeki boş beleş muhabbetlerine muhtaç değiliz. Biz Trabzonspor olarak bu saygıyı birilerinin lütfuyla, kayırmasıyla ya da sözümona hoşgörüsüyle değil, bileğimizin hakkıyla söke söke kazandık..

Bu da böyle biline..

Şampiyonluktan Daha Değerli (İnter 0-1 Trabzonspor)

Baştan söyleyeyim bu bir maç yazısı değil. Zaten böylesi tarihî bir maçtan sonra uzun uzadıya detaylı analizler, teknik adam ve futbolcu performanslarıyla kafa şişirmeye de gerek olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Benim burada değinmek istediğim konu 2011-2012 Trabzonspor kadrosunun kalan beş Şampiyonlar Ligi maçında göstereceği performansla ilgili kendi öngörülerimi içerecek. Fakat gene de şu takımı var olan kalitesinin çok daha ötesine taşıyan Şenol Hoca‘ yı bi’ kez daha yürekten tebrik edelim. Ardından başta Colman‘ ın insanüstü soğukkanlılığı ve özgüveniyle süslü kendinden emin futbolunun, tecrübe ve agresiflikle harmanlanmış Zokora ile bütünleştiğinde İnter’ in en güçlü bölgesi olan orta alandaki hakimiyetlerini tamamen bertaraf ettiğini not düşelim. Tabii inanılmaz kurtarışlar yapan Tolga ile gerek defansta yaptığı kritik müdahaleler ve gerekse attığı harika gol ile tarihe geçen Celustka başta olmak üzere tüm futbolcuların da hakkını verelim..

İnter’ den önce oynadığımız Benfica ve A. Bilbao maçlarını Trabzonsporlu renkdaşlarla topluca izlerken onlarla paylaştığım kendimce önemli iki tespitim vardı. Bunlardan biri, geçen yıla oranla çok daha dirençli bir takım haline gelmemize, kendimizden güçlü takımlara karşı muazzam bir motivasyonla direnebilme kabiliyetimize rağmen bizim domine etmemiz gereken ve gole ihtiyaç duyduğumuz maçlarda yeterince üretkenlik sağlayamayacak bir kadro yapısına sahip olduğumuz görüşüydü. Nitekim Benfica, bir kişi eksik oynadığımız Bilbao ve sonrasında İnter maçlarında gösterilen muazzam direniş ile eksik oynayan Manisa karşısında yetersiz kalan hücum organizasyonları bu tezimi henüz erken olsa da destekler nitelikteydi. Yani kısacası mükemmel bir kontra atak takımı görüntüsünde olmamıza karşın basketbol tabiriyle oyunu sete çevirdiğimizde gerekli aksiyonları yapamayan ve hücum bölgesinde topu koruyamayan bir izlenim veriyor olmamızdı..

İkinci görüşüm ise hâla bana göre devam ediyor olan stoper eksiğiyle birlikte şu takımın gerçek golcüsünün belirsizliğini koruyor oluşuydu. Daha çok uzak forvet olarak başarılı da işler çıkaran Halil-Henrique ikilisiyle tek başına bir santrafor değil de iyi bir forvetin mükemmel partneri olabilecek Burak dışında mevcut kadroda bu görevi layığı ile yapabilecek tek adamın sakatlık ve maç eksiği gibi ciddi riskleri olan Vittek oluşu göze çarpıyor. Şayet Vittek maç eksiğini giderebilir ve müzmin sakatlık sorunları yaşamazsa Şenol Hoca‘ nın ileri uçta Burak ile birlikte onu değerlendirmesi halinde bana göre hücumdaki üretkenliğimiz biraz daha artacaktır. Zira Vittek elimizdeki forvetler arasında sırtı kaleye dönük oynayabilen ve ayağında topu saklayarak duvar olabilen tek adam pozisyonunda şu an. Dolayısıyla Şenol Hoca‘ nın içeride oynayacağımız ya da mutlak kazanmamız gereken maçlarda öncelikle onu kullanacağını ümit ediyorum..

Bu arada Slovak transferlere zamanında verilen tepkilerle ilgili yapılan bazı imâlı eleştirilere de muhatapları ve kendim adına cevap vereyim. Söz konusu transferlerle ilgili gerek twitterda gerekse geçen pazar konuk olduğumuz Bugüntv’ deki Canlıgool programında aynen şunları söylemiştim..

Programda “Son anda aldığımız Slovak futbolcular yedek kulübemizde bekleyen bütün oyunculardan kalite olarak yüksek olsalar da Yönetim’ in taraftar üzerinde gereksiz yere yükselttiği beklentinin gölgesinde bırakılmışlardır. Şayet bu futbolcular transferin ilk günlerinde getirilmiş olsalardı belki hiçbir taraftar bu tepkileri vermezdi ama ŞL müjdesi ve onca süslü yıldız vaadlerinden sonra bu futbolcular da taraftarın gözünde bu intibayı bırakmışlardır” demiş, peşine de “Gelen tepkiler Slovak futbolculara değil, bu futbolcularla transferin kapatılmasınadır” cümlesini eklemiştim. Son olarak da Yönetim’ in en baştan “Biz bu parayla Trabzonspor’ un geleceğini inşa edeceğiz. Bu kaynağı altyapıya, amatör branşlara, borçlarımızın kapatılmasına ve daha mütevazi, akılcı transferlere harcayacağız” demesi gerektiğinin çok daha akîl ve dürüst bir davranış olacağına dikkat çekmiştim..

Sonuç olarak şu anki mevcut kadromuzun geçen yıla oranla fizikî ve mental direncinin daha yüksek ancak hücum varyasyonları ve çeşitliliği açısından daha kısır olduğu şüphesini hâla korumaktayım. Bu kısırlık Vittek‘ in benim görüşüme göre kendisinin rakip savunma önünde duvar olabilme özelliğiyle aşılabilir. Fakat ara transfer dönemine kadar geçen sürede devamlılık sağlayamazsa bir stoper haricinde bir de santrafor eksikliğinin tekrardan su yüzüne çıkması kaçınılmaz olacaktır. Sonuçta böylesi muhteşem galibiyetler dahi bizi yanıltmamalı ve bazı eksiklerimizi görmezden gelmemize sebep olmamalı. Rakipleri domine etmemiz gereken maçlardaki oyun şeklimiz ve bazı eksiklerimiz de göz önüne alınmalı, ayaklarımız yere sağlam basılmalı ki sonrasında beklenmedik hayal kırıklıkları yaşanmasın..

Bu arada yazıyı bitirirken dün gece Bostancı’ da 50′ yi aşkın bordo mavi yürekle izlediğimiz maçın coşkusuna değinmeden bitirmek istemedim. Celustka‘ nın attığı golden sonra cafeden doğruca bahçeye fırladığım için içeride kopan gümbürtüyü tam olarak algılayamadım. İçeri döndüğümdeyse sehpaların üzerindeki bardakların yerlerde olduğuna ve onlarca taraftarın biribirlerine sarılarak golü kutluyor olduklarına şahit oldum. Neyse ki mekan sahibi anlayışlı çıktı ve bu ufak zaiyatı görmezden geldi. Sonrasında çocukların Bostancı sahilinde durdukları horon, yakılan meşaleler ve Kadıköy’ ü inleten “Bize her yer Trabzon” nidalarına yoldan geçen araçların da eşlik etmesi görülmeye değer güzelliklerdi..

Umarım bana göre şu ligde kazanılacak bir şampiyonluktan dahi çok daha değerli olan bu tarihî İnter zaferi bir başlangıç olur ve artık grupta sadece üçüncülük değil, gruptan çıkma hesapları da yapabilmemizin önünü açar. Hep söylediğimiz gibi, sonuçta Şenol Hoca’ nın olduğu yerde her daim güneş vardır..

Gemide Şike!

– oufff… nabıcaz be kamil anamız sikildi.
+ kupayı geri götürelim kaptan. bu iş başka türlü kapanmaz.
– olm çocuk olma. artık şikeye karıştık.
+ kazaydı abi anlatırız. hem lig de orospu oldu, kimse siklemez.
– sen öyle san. sen öyle san. hmpff. kulüp binasında ruhsatsız silah bulundur, 1 silahlı örgüt. uefa şampiyonlar ligi’ne sokmasın, 2; ihraç edilme. her gece rakip kulüp yöneticileriyle restaurantlarda takıl, nerden baksan 3 şike. maçları en az iki kişi sik, 4 futbolcu ayarlama. en iyi topçuları takımdan gönder, 5 takımın amına koyma. bütün bu bokları yedikten sonra taraftarların suratına bakıp ”kusura bakmayın abi, kaza oldu” diyemezsin. adamın götünden kan alırlar kamil kan.
+ hımpf
– hadi bir kaç topçu ayarladık ki bizim ibneler ayarlamadık diyorlar. ayarladığımız topçu bize karşı nasıl it gibi oynar ben anlamadım gitti. offf, her şey karışık. neyse… silahlı örgüt kurduk, turnuvadan men edildik, şike yaptık, teşvik verdik, futbolcu ayarladık, takımı dağıttık. demezler mi ”ulan siz misiniz bu alemin akıllısı”. sikerler oğlum hepimizi sikerler. mınakodumun pinponu neler açtık başımıza.

 

Başkan, Yönetici ve Hoca = Şenol Güneş

Uzun süredir bloga yaz(a)mıyordum. Yazmak istediğim ender zamanlarda da ilk paragrafı bir türlü istediğim kıvamda çıkaramadan yazıyı komple siliyor, daha içime sinen bir girizgâh için tekrarına da başlayamıyordum. Bu atâletimin tek sebebi ben yazmaya ara verdikten sonra “Yazılarını çok özledik be Soner! Hadi karala bi’ şeyler artık, yoksa senin yokluğunda karanlığa gömüleceğiz” diyerekten isyan eden kitlelerin çıkmaması değildi tabii ki. Hatta benim sessizliğimde Adem’ in blogu tek başına gayet iyi götürüyor olması da değildi. Hepi topu yedi aydır bi’ şekilde bulaştığım ve beni çok keyif aldığım hobilerimden dahi çoğu zaman mahrum bırakan şu twitter illetine kafamdaki her şeyi anında döküyor olmanın verdiği kolaycılıktı beni yazmaktan asıl alıkoyan. Hani bi’ zamanlar değer verdiğimiz insanların özel günlerini tebrik etmek için önce kırtasiyeye giderek kart postal alıp, sonra arkasına ona özel sözler yazıp, ardından o kartı zarfa koyup, en nihayetinde postanede üzerine bir de pul yapıştırdıktan sonra postaya vermek yerine cep telefonumuzdaki tüm isimlere altına ismimizi yazaraktan otomatiğe bağlanmış bayram mesajını tek tuşla gönderebilme kolaycılığı gibi..

Fakat Şenol Güneş’ in bugün gerçekleştirdiği basın toplantısından sonra bir şeyleri satırlara dökmeden alamadım kendimi. En son 27 Haziran’ da düzenlemiş olduğu basın toplantısı sonrasındaki görüşlerimi daha önce uzun uzadıya yazmıştım. Şenol Hoca o toplantıda geçen sezonun başarılı kadrosunun çeşitli sebeplerle korunamamasını ve izlenen transfer politikasını kendi mizacından beklenmedik sertlikle eleştirmiş, bir anlamda üstü kapalı da olsa Yönetim’ e sitem etmişti. Kaldı ki o dönem elimizde Şampiyonlar Ligi bileti olmamasına rağmen geçen sezondan sekiz önemli oyuncusunu kaybetmiş takıma sadece Zokora, Adrian ve Henrique için toplamda 14 milyon avroya yakın bonservis ödenmiş olmasına karşın transferleri yetersiz bulmuştu Şenol Hoca. O günden bu yana takıma katılan isimlerden bonservisine 3,5 milyon avro ödenen ve Devler Ligi’ nde oynayamayacak olan Volkan’ ı saymazsak son anda toplamda 1,8 milyon avroya transfer edilen üç Slovak oyuncu sayesinde Şenol Hoca’ nın bir ay öncesine dek var olan şikayetlerinin son bulduğunu düşünmemiz hayalcilik olurdu..

Nitekim bugünkü basın toplantısında bu konu hakkındaki düşüncelerini daha öncesindeki kadar sert olmasa da yüzeysel olarak geçiştirdi hoca. Çünkü buna mecburdu. Zira artık transfer dönemi kapanmış, eldeki mevcut oyuncular ve kulüple ne menem bir ilişki içerisinde olduğu hâla gizemini koruyan Mithat Halis’ in menajerliğindeki dokuz yabancısı ile yola devam etmek zorundaydı. Hele ki henüz sezon başında, taraftarın beklentilerinin üst düzeyde olduğu, rakiplerinden Fenerbahçe’ nin şike soruşturmasıyla boğuştuğu, Beşiktaş’ ın hem kendi yönetimiyle taraftarı arasındaki soğukluk, hem futbolcu kadrosu bazında ciddi sıkıntılar yaşadığı, Galatasaray’ ın yepyeni bir yapılanma arifesinde olduğu bir ortamda enseyi şimdiden karartamazdı. Alabildiğine yapıcı, ilerisi için ümit verici ve bütünleştirici bir üslup takınmak zorundaydı. Çünkü taraftara vaad ettiği onlarca sözün arkasında dur(a)mayan, şike soruşturması sürecinde kendi hakkını rijit bir duruşla savunamayan, Devler Ligi vizesini almamızın kapısını açan UEFA şikayetini gerçekleştiren Ünal Aysal‘ a bile destek veremeyen, geçen yıl şampiyonluğunun çalındığı artık ispatlanmış olmasına karşın hâla o payeyi açıkça isteyemeyen ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi Fenerbahçe’ nin düşürülmesine karşı topyekün birleşen kulüpler arasında olduğumuz haberlerini resmî siteden yalanlamaya dahi henüz yanaşmayan Yönetim’ e neredeyse inancını kaybetmiş olan taraftarın tutunacağı tek daldı Şenol Hoca..

Dolayısıyla onun güçlü ve kendinden alabildiğine emin durması gerekiyordu ki, bunu da gösterdi. Kimilerine göre felsefik, kimilerine göre öğretici ama bana göre son derece samimî bir dille çok önemli mesajlar verdi. Sözlerinin arasına sıkıştırdığı “Kanunları değiştireceğimize kendimizi değiştirmeliyiz” tespiti aslında bu basın toplantısının özeti niteliğindeydi. Suçluların cezasını çekmeleri gerektiği ve bu suçları örtbas etmenin daha kötü sonuçlar doğuracağını ima ettiği cümleler aslında Yönetim’ in çok daha önce bizzat resmî siteden açıklamak zorunda olduğu söylemlerdi. Oysa Yönetim bazında bunların hiçbirini dile getirememiştik bu güne dek. Fenerbahçe’ nin geçtiğimiz sezon şampiyonluğumuzu elimizden şike ve teşvik yoluyla gasp ettiği onlarca delille iddia edilirken, bu iddialar UEFA nezdinde kabul görmüşken, artık kendileri dahi suçlarını neredeyse kabul edip şu süreçten en az hasarla kurtulma yolları ararken sen hakkını aramak bi’ yana çeşitli haber kaynaklarına göre seni mağdur eden rakibinin kurtulması adına kapalı kapılar arkasında uğraş veriyor izlenimini ister istemez yaratıyorsan Şenol Hoca’ nın bugünkü konuşmalarının da gıyabında muhatabı olmaktan da kurtulamazdın pek tabii..

Açıkçası Yönetim’ in şu dakikadan sonra taraftarının çoğunluğunu tekrar arkasına alabilmesi ve güvenini kazanabilmesi adına şu şike süreciyle ilgili duruşunu ve tarafını net bir ifadeyle göstermesi artık elzem olmuştur. Taraftara verilen onca sözü ve vaadi yerine getiremeyen Yönetim’ in hele ki Şenol Hoca’ nın bugünkü açıklamalarından sonra sessizliğini koruması çok daha büyük sıkıntılar getireceği gibi, midesi gün geçtikçe daha da bulanan taraftarı ümitsizliğe de itecektir. Umarım Sadri Şener bu konuya geç de olsa el atar ve kulübün ortak görüşünü net bir şekilde ortaya koyma erdemini gösterir. Aksi halde işler biraz ters gitmeye başladığında sadece taraftarın değil, şu an yanlarındaymış gibi gözüken küçük bir şakşakçı azınlığın da hedefi haline gelecekleri kaçınılmazdır. Zira bu tip yardakçılar sadece güce taptıklarından dolayı an itibarıyla kim güçlüyse onun yanında olurlar, Trabzonspor’ un değil..

Tekrardan Şenol Hoca‘ ya dönersek. Teknik direktörlük kapasitesi, kariyeri, kıyafeti, diksiyonu falan tartışılabilir. Hatta sezon içerisinde vereceği kararlar, yaptığı ya da yapamadığı oyuncu değişiklikleri, oyuna müdahale şekli, takım formasyonu, taktiği şusu busu her şeyiyle de eleştirilebilir ancak onun kafa yapısı olarak Türk Futbolu’ nun çok üzerinde bi’ yerlerde olduğu gerçeği bakîdir benim nazarımda. Bu gün bir kez daha bu kulüpte hem başkan, hem yönetici hem de hoca rolünü ve dahası sorumluluğunu sırtına aldığını ispatlamıştır..

Ha unutmadan! Hazır elime değmişken şu şike soruşturması ve süreciyle de ilgili iki kelâm edeyim. Şu iki aylık sürecin bize gösterdiği en önemli gerçek birer koyun gibi söğüşleniyor olduğumuzun ortaya ayan beyan serilmiş olmasıydı bana göre. Suçu işledikleri iddia edilen ve hali hazırda hapiste bulunanların yaptıklarından çok daha büyük midesizliklere gerek Federasyon, gerek Yayıncı Kuruluş ve gerekse Kulüpler Birliği bazında gün geçtikçe daha da pervasız bir biçimde şahit oluyoruz. Aslında burada Türkiye’ deki bütün taraftar gruplarının devreye girerek ortak bir iradeyle tepki koyması gerekirdi ancak bu oluşumlar zaten şikayetçi olmaları gereken kurumlar tarafından nemalandıkları için böyle bir tepkiyi beklemek fazlaca iyimserlik olur. O sebeple bireysel vereceğimiz her tepkinin kitlesel sonuçlar doğuracağı gerçeğinden hareketle yapılacak en mantıklı hareket “Boykot” olmalıdır. Alınmayan, alındıysa geri verilen decoderlerle ve ligin ilk haftasındaki maçlara gidilmemesi gibi eylemler taraftarın duyarlılıklarını ciddiye almak bi’ yana dalga geçercesine yok sayanları yola getirmeye fazlasıyla yetecektir..

Son olarak; yazıya twitter ile başlamıştım, şimdi tam bitirmek üzereyken aklıma geliverdi. Avrupa sineması ile ilgili bloguyla bizleri bilgi içinde bırakan sevgili Fatih, benim Şenol Hoca ile ilgili uzun zaman önce söylemiş olduğum bir cümleyi hatırlatmış, ben de o cümleyle yazıyı noktalayayım..

“Şenol Güneş bin yıl önce yaşasaydı belki de mesih ilan edilirdi”

Teşbihte hata olmazmış derler; selametle..
Great White