Yıllarla Beslenen Rekabet

Yıllarla beslenen rekabet - Futbol - Süper Lig

 

14 Eylül 1983, güneşli bir çarşamba günüydü. Kadıköy’de Fenerbahçe’nin Şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur ilk karşılaşmasını izlemek üzere Trabzonsporlu amcam, onun Fenerbahçeli bir arkadaşı ve kuzenimle birlikte tribündeydik. Rakip, Çekoslavakya’ nın adını ilk kez o gün duyduğum Bohemians Prag takımıydı. Bendeniz de bu arada Trabzonspor taraftarlığını henüz yeni özümsemeye başlamış bir ilkokul öğrencisiyim. Tamamen dolu tribünler önünde başlayan karşılaşmada keyifsiz, pozisyonsuz bir oyun oluyordu. Maç golsüz bitecek gibi gözükürken son dakikalara doğru Prag golü buldu. Bu sürpriz golle tribünün tüm coşkusu silinmiş, hattâ son dakikaya girilirken insanlar kapılara doğru yönelmeye başlamıştı. İşte tam o anda stadyumda bir dalgalanmayla birlikte gol sesine benzer uğultu yükseldi ve hemen peşinden tüm tribünler “Trabzon” tezahüratıyla inlemeye başladı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken arkamızdaki bir Fenerbahçeli kulağına dayadığı radyoyla bize bakarak Trabzonspor’un gol attığını söylüyordu. Aynı saatte başlayan maçta Trabzonspor, İtalyan devi İnter’i Tuncay’ın son dakika füzesiyle devirmeyi başarmış, Fenerbahçe’ nin mağlubiyetiyle bozulan tribünlerin morali bu galibiyetle biraz olsun yerine gelmişti.

Şimdi bu keyifli anekdotu bir kenara koyarsak, 18 Ekim 2011 tarihinde CSKA Moskova-Trabzonspor maçında Rus taraftarlarla sırt sırta CSKA’yı destekleyip yediğimiz gollerle sevinç yaşayan Fenerbahçeli taraftar profilini göz önüne getirdiğimizde taraftarlık algımızın nasıl bir mutasyon geçirdiğini net olarak görebiliriz sanırım. Tabii ki futbolun endüstriyelleşmesi, medyanın reyting kaygısıyla fanatizmi körüklemesi taraftarlık ve rekabet anlayışımızın ciddi anlamda değişmesine yol açtı. Artık rakibini yenmeye değil adeta düşmanını imha etmeye odaklı bir taraftarlık dürtüsü hâkim olmaya başlamış, tribünlerin yarı yarıya dolduğu şenlik ortamı yerine tek bir rakip taraftarın dahi stadyuma giremediği ucube bir rekabet modeli gelmişti. Tüm bu olumsuzlukların yanında saha içine dair güven de fazlasıyla sarsılmıştı. Hakemler sürekli masaya yatırılıyor, rakiplerin performansları dahi teknik adamlar tarafından irdelenmeye başlanıyordu. Taraftarlar kendi takımının ortaya koyacağı performanstan ziyade rakibinin karşılaşacağı takımın göstereceği performansla ilgileniyordu. Eskiden galip geldiğinde kendi oyuncusunu yere göğe sığdıramayan sağlıklı taraftar modeli yerini, rakip takımın gösterdiği mücadeleye abartılı methiyeler düzmek zorunda kalan hastalıklı ruh haline bırakıyordu.

Derken 3 Temmuz 2011’de ülke futbolunu kökünden sarsan şike krizi patlak verdi. Sürecin ilk günlerinde medyanın dilinden düşürmediği sloganı artık futbolumuzda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı şeklindeydi. Zira bu skandal milat olabilir, futbolumuzun geleceği adına tertemiz bir sayfa açılabilirdi. Ancak ne var ki şike skandalının başrolünde sıradan bir Anadolu takımı değil de futbolumuzun lokomotifi olarak lanse edilen Fenerbahçe olunca, henüz bir yıl öncesinde titizlikle hazırlanıp yürürlüğe sokulan yasalar, türlü basiretsizlik ve siyasi manipülasyonlar vasıtasıyla işlevselliğini yitiriverdi. Gözler önünde pervasızca cereyan eden ayak oyunları, talimat değişiklikleri ve karar alabilme kabızlığı neticesinde tek umudunu UEFA adaletine bağlayan futbolseverlerle sarı-lacivertlier arasındaki kutuplaşma giderek arttı. Tabii doğal olarak geride kalan sezonu aynı puanla zirvede tamamlamış olmaları ve Devler Ligi’ne bordo-mavililerin davet edilmesi sebebiyle süreçten en fazla etkilenen Fenerbahçe-Trabzonspor rekabeti oldu.

Giriştiğimiz her şampiyonluk yarışındaki tek rakibimiz olması gerçeğinin yanında 1996’da ağır bir travma yaşamamıza sebep olan mağlubiyetin de tetiklediği makul seviyelerdeki Fenerbahçe antipatisi, bu son şike davasının etkisiyle çok daha hoşgörüsüz bir karşıtlığa dönüşüverdi. Geçen yıl bozulan kadrosunu revize edemeyince sezonu istediği yerde tamamlayamayan Trabzonspor’un elinde sadece UEFA hedefi kalmıştı. Lakin Fenerbahçe’ye şampiyonluk yarışında vurulacak bir darbe, taraftarın gözünde büyük önem taşıyordu. Burada Galatasaray ya da başka takımın olası şampiyonluğunun çok da ehemmiyeti yoktu. Artık mühim olan, ezeli rakibin bilhassa bu sezona mahsus sevinmemesiydi.Burak Yılmaz’ın golüyle şampiyonluğu Fenerbahçe’nin elinden alıp Bursaspor’a verdiğimiz maçın benzeri yaşanmalıydı bir nevi. Maça dair Trabzonspor taraftarının tüm hissiyatı tamamen bu refleksif duygulardan besleniyordu.

Maça gelirsek; kadro kalitesi ve derinliği açısından Fenerbahçe biraz daha avantajlı gözükmesine karşın yukarıdaki faktörlerin de etkisiyle ekstra bir motivasyonla sahaya çıkacak Trabzonspor’un rakibine sürpriz hazırlama ihtimali hiç de az değil. Ancak ne var ki Süper Final ismini son maça denk getirilen Fenerbahçe-Galatasaray kapışmasından aldığı alenen belli olan bir turnuvada medya ve yayıncı kuruluşun isteyeceği en son şey olmalı, şampiyonun bir hafta önce tur atması. Dolayısıyla bu iki karşılaşmada bazı ince müdahalelerin gerçekleşme ihtimalini de göz önünde tutmak gerek. Yanlış anlaşılmasın; bu asla ‘Fener’i şampiyon yapacaklar’ paranoyası değil. Yaratılan atmosfere bakıldığında, hangisi olursa olsun şampiyonun son maçta belirlenme arzusunun yattığı hissi. Yani amaç olmasa bile arzulananın bu olduğu hissediliyor açıkçası.

Yine de bizler umut edelim ki bu beklenti arzu aşamasında kalsın ve sahaya yansıyanlar futboldan ibaret olsun.

Yıllarla Beslenen Rekabet” üzerine bir düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir