Kategori arşivi: Genel

Yıllarla Beslenen Rekabet

Yıllarla beslenen rekabet - Futbol - Süper Lig

 

14 Eylül 1983, güneşli bir çarşamba günüydü. Kadıköy’de Fenerbahçe’nin Şampiyon Kulüpler Kupası ilk tur ilk karşılaşmasını izlemek üzere Trabzonsporlu amcam, onun Fenerbahçeli bir arkadaşı ve kuzenimle birlikte tribündeydik. Rakip, Çekoslavakya’ nın adını ilk kez o gün duyduğum Bohemians Prag takımıydı. Bendeniz de bu arada Trabzonspor taraftarlığını henüz yeni özümsemeye başlamış bir ilkokul öğrencisiyim. Tamamen dolu tribünler önünde başlayan karşılaşmada keyifsiz, pozisyonsuz bir oyun oluyordu. Maç golsüz bitecek gibi gözükürken son dakikalara doğru Prag golü buldu. Bu sürpriz golle tribünün tüm coşkusu silinmiş, hattâ son dakikaya girilirken insanlar kapılara doğru yönelmeye başlamıştı. İşte tam o anda stadyumda bir dalgalanmayla birlikte gol sesine benzer uğultu yükseldi ve hemen peşinden tüm tribünler “Trabzon” tezahüratıyla inlemeye başladı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken arkamızdaki bir Fenerbahçeli kulağına dayadığı radyoyla bize bakarak Trabzonspor’un gol attığını söylüyordu. Aynı saatte başlayan maçta Trabzonspor, İtalyan devi İnter’i Tuncay’ın son dakika füzesiyle devirmeyi başarmış, Fenerbahçe’ nin mağlubiyetiyle bozulan tribünlerin morali bu galibiyetle biraz olsun yerine gelmişti.

Şimdi bu keyifli anekdotu bir kenara koyarsak, 18 Ekim 2011 tarihinde CSKA Moskova-Trabzonspor maçında Rus taraftarlarla sırt sırta CSKA’yı destekleyip yediğimiz gollerle sevinç yaşayan Fenerbahçeli taraftar profilini göz önüne getirdiğimizde taraftarlık algımızın nasıl bir mutasyon geçirdiğini net olarak görebiliriz sanırım. Tabii ki futbolun endüstriyelleşmesi, medyanın reyting kaygısıyla fanatizmi körüklemesi taraftarlık ve rekabet anlayışımızın ciddi anlamda değişmesine yol açtı. Artık rakibini yenmeye değil adeta düşmanını imha etmeye odaklı bir taraftarlık dürtüsü hâkim olmaya başlamış, tribünlerin yarı yarıya dolduğu şenlik ortamı yerine tek bir rakip taraftarın dahi stadyuma giremediği ucube bir rekabet modeli gelmişti. Tüm bu olumsuzlukların yanında saha içine dair güven de fazlasıyla sarsılmıştı. Hakemler sürekli masaya yatırılıyor, rakiplerin performansları dahi teknik adamlar tarafından irdelenmeye başlanıyordu. Taraftarlar kendi takımının ortaya koyacağı performanstan ziyade rakibinin karşılaşacağı takımın göstereceği performansla ilgileniyordu. Eskiden galip geldiğinde kendi oyuncusunu yere göğe sığdıramayan sağlıklı taraftar modeli yerini, rakip takımın gösterdiği mücadeleye abartılı methiyeler düzmek zorunda kalan hastalıklı ruh haline bırakıyordu.

Derken 3 Temmuz 2011’de ülke futbolunu kökünden sarsan şike krizi patlak verdi. Sürecin ilk günlerinde medyanın dilinden düşürmediği sloganı artık futbolumuzda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı şeklindeydi. Zira bu skandal milat olabilir, futbolumuzun geleceği adına tertemiz bir sayfa açılabilirdi. Ancak ne var ki şike skandalının başrolünde sıradan bir Anadolu takımı değil de futbolumuzun lokomotifi olarak lanse edilen Fenerbahçe olunca, henüz bir yıl öncesinde titizlikle hazırlanıp yürürlüğe sokulan yasalar, türlü basiretsizlik ve siyasi manipülasyonlar vasıtasıyla işlevselliğini yitiriverdi. Gözler önünde pervasızca cereyan eden ayak oyunları, talimat değişiklikleri ve karar alabilme kabızlığı neticesinde tek umudunu UEFA adaletine bağlayan futbolseverlerle sarı-lacivertlier arasındaki kutuplaşma giderek arttı. Tabii doğal olarak geride kalan sezonu aynı puanla zirvede tamamlamış olmaları ve Devler Ligi’ne bordo-mavililerin davet edilmesi sebebiyle süreçten en fazla etkilenen Fenerbahçe-Trabzonspor rekabeti oldu.

Giriştiğimiz her şampiyonluk yarışındaki tek rakibimiz olması gerçeğinin yanında 1996’da ağır bir travma yaşamamıza sebep olan mağlubiyetin de tetiklediği makul seviyelerdeki Fenerbahçe antipatisi, bu son şike davasının etkisiyle çok daha hoşgörüsüz bir karşıtlığa dönüşüverdi. Geçen yıl bozulan kadrosunu revize edemeyince sezonu istediği yerde tamamlayamayan Trabzonspor’un elinde sadece UEFA hedefi kalmıştı. Lakin Fenerbahçe’ye şampiyonluk yarışında vurulacak bir darbe, taraftarın gözünde büyük önem taşıyordu. Burada Galatasaray ya da başka takımın olası şampiyonluğunun çok da ehemmiyeti yoktu. Artık mühim olan, ezeli rakibin bilhassa bu sezona mahsus sevinmemesiydi.Burak Yılmaz’ın golüyle şampiyonluğu Fenerbahçe’nin elinden alıp Bursaspor’a verdiğimiz maçın benzeri yaşanmalıydı bir nevi. Maça dair Trabzonspor taraftarının tüm hissiyatı tamamen bu refleksif duygulardan besleniyordu.

Maça gelirsek; kadro kalitesi ve derinliği açısından Fenerbahçe biraz daha avantajlı gözükmesine karşın yukarıdaki faktörlerin de etkisiyle ekstra bir motivasyonla sahaya çıkacak Trabzonspor’un rakibine sürpriz hazırlama ihtimali hiç de az değil. Ancak ne var ki Süper Final ismini son maça denk getirilen Fenerbahçe-Galatasaray kapışmasından aldığı alenen belli olan bir turnuvada medya ve yayıncı kuruluşun isteyeceği en son şey olmalı, şampiyonun bir hafta önce tur atması. Dolayısıyla bu iki karşılaşmada bazı ince müdahalelerin gerçekleşme ihtimalini de göz önünde tutmak gerek. Yanlış anlaşılmasın; bu asla ‘Fener’i şampiyon yapacaklar’ paranoyası değil. Yaratılan atmosfere bakıldığında, hangisi olursa olsun şampiyonun son maçta belirlenme arzusunun yattığı hissi. Yani amaç olmasa bile arzulananın bu olduğu hissediliyor açıkçası.

Yine de bizler umut edelim ki bu beklenti arzu aşamasında kalsın ve sahaya yansıyanlar futboldan ibaret olsun.

Hepimiz Şikeciyiz!

 

Sen değil misin;
İktidarı her fırsatta eleştirip zırıldanmana rağmen seçim
zamanı sandığa gittiğinde tecavüzcüsüne aşık mağdure kıvamında oyunu gene o
iktidar partisine basan
Çocuk istismarı söz konusu olduğunda galeyana gelip sapığı
linç etmeye kalkarken arabanın arkasına “Liselim” yazan
Irkçılığa faşizme karşı çıkıp milliyetçiliği savunurken,
komünizme sosyalizme karşı çıkıp solculuğu sahiplenen
Kendi karına bacına yan gözle bakıldığında gözünü kan bürüyüp
adam öldürmekten dahi çekinmezken elin karısına bacısına sokakta laf atan
Çapkınlıkla övünürken fahişeliği hakaret gören
Haram maldan hayır gelmez edebiyatı yapıp bahis ve
şans oyunlarıyla para kovalayan
Faizin haram olduğunu söyleyip kâr payından nemalanan
Herkesin istediği dini yaşamaya özgür olduğunu savunup
laikliğe karşı çıkan
Dinde özgürlüğün teminatı olan laikliği sahiplenip baş örtüsüne
cephe alan
Günahkârların cehennemde yanacağına inanıyor olmana rağmen
hırsızlıktan, yolsuzluktan geri kalmayan
Senenin 11 ayı boyunca içki, kumar, zamparalık, hovardalık,
çakallık peşinde koşup ramazan geldiğinde senede bir aylığına müslüman olan
Hatun sana pas verdiğinde ona delicesine yavşayıp, seni
reddederek başkasına yanaştığında sinire kesip çirkefleşen
Eşini kıskanmıyor hurafesine dayanıp domuz eti yemezken bir
kümes dolusu tavuğu bafileyen horozla beraber tavuğu da afiyetle yiyen
Yunan asıllı Lefter’ in heykelini dikip Papaz’ ın çayırında top
oynayarak Rum Pontus üzerinden Trabzonlu’ ya sallayan
Bi’ taraftan Emre çirkefinin ırkçılığına küfredip diğer
yandan anti bizans pankartları açan
Hamsi’ yi ulusal organizasyonlarda dahi sembolize edip diğer
yandan hamsi yakıştırmasına sinirlenen
Kürde, ermeniye yapılan ırkçılığa sövüp Lazlık üzerinden Trabzon halkını ötekileştiren
Kendi memleketini sır gibi saklayıp salt kuru bir taraftar kimliği arkasına gizlenerekten kraldan kralcı bir yavşamayla İstanbul takımlarına dilenerek Trabzonspor taraftarına etnik köken üzerinden giydiren
Aziz Yıldırım, Mehmet Ağar, Mehmet Ali Yılmaz gibi mafyatik spor
adamlarına karşı durup Fatih Terim’ i yere göğe sığdıramayan
Yıldırım Demirören’ e sezon boyu küfredip içi geçmiş yıldız
transferler için stadyumları dolduranSadri Şener’ in yaptığı her doğru hamleyi gözümüze sokarken, yaptığı hataları ısrarla görmezden gelen

Gruplar halinde takımını delicesine sevdiğini iddia edip bedava
bilet peşinde koşan
Azerbaycan haricinde gezegendeki tek bi’ ülkenin dahi dönüp
bakmadığı Fb – GS derbisini dünyanın ilk 5 derbisi arasında bu millete
pompalayan
Yıllar boyunca “Bizim başkan mafyanın kralı olm! Adamın götünden
kan alır, kan” diyerekten caka sattığın başkanın şike ve çete kurmak iddiasıyla
kodese girdiğinde aynı adama Münir Özkul muamelesi yapmaya başlayan
Hemen her gün maaşlı gazetecileri objektif ve bağımsız olamamakla suçlayıp kendi kişisel bloglarında dahi şike ve teşvik hususunda tek cümlelik post atamayan
Sansüre ve sansürcü anlayışa karşı gözüküp diğer taraftan kendisine uygulanan sansürü kabullenerek tavşan boku kıvamında kokmayıp bulaşmadan kıyı köşe yazısı yazan
Bi’ yandan İsrail başbakanına sözümona posta koyup diğer yandan Ortadoğu Projesi’ nde eş başkanlık yapan başbakanınla övünen
58’ nci maddenin değişmemesi gerektiğini savunup bir ay sonra “58 nci madde değişmezse Türk Futbolu batar” diyen

 

Bi’ yandan “Cas davası namusumuzdur” ve diğer yandan “Cas
davası onurumuzdur” çığırtkanlığı yapıp sonrasında davayı sözde Türk Futbolu’
nun menfaati uğruna geri çeken
Yıllar önce partinin kapatılma davası söz konusu olduğunda “Cezayı
partilere verin, bize değil” önerisini yapıp iktidar olduğunda “Kurumlar değil,
kişiler cezalandırılmalı” diye çark eden
Marka değerini kendin belirlediğin sözde Süper Ligi’
ndeki 4 kafa takım zirvede kalınca düzenlediğin kolpa bir turnuvanın adına “Süper
Final” adını koyup son maça hayalini kurduğun “Fb-Gs” finalini denk getiren
AB üyeliği söz konusu olduğunda “Maç devam ederken kural
değişmez” diye çıkışıp şike davası devam ederken yasaları değiştiren
ve sen değil misin;
Sahadaki futbolculara ceza keserken başta Fenerbahçe
ve Türk Futbolu zarar görmesin ayağana “Şike sahaya yansımadı” safsatasıyla
kulüpleri kayıran
İşte bunların hepsi sensin, benim, biziz aslında. Çünkü şikeci zihniyet bizim hamurumuzda var!

Büyüklük Değil Şampiyonluk Lazım

Özellikle takım istim üzerinde gitmekteyken bilhassa ulusal basının bize bahşettiği kısıtlı süreler içerisinde sıklıkla kullandığı “Trabzonspor’ un en büyük rakibi kendisidir”, “Trabzon zor bir şehir”, “Taraftar baskısı çok fazla” gibisinden bir takım basmakalıp cümleler vardır. Toplumun bilinçaltına zerkedildikçe gerçekliği metazori bir biçimde de olsa kabul gören bu söylemlerin, Trabzonspor Yönetimi ve Teknik Kadrosu’ nun kaçan şampiyonlukların ardından en kolay bir biçimde kendilerini temize çıkarabilmeleri ve başarısızlıklarına mazeret uydurabilmeleri adına bulunmaz argümanlar da içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Zira karşı cenahtan bu yönde açıklamaların ya da telkinlerin gelmesi, mevcut yönetim, teknik kadro ve hatta futbolcuları zan altında bırakmadığı, sorumluluktan sıyırdığı ve dahası bir anlamda temize çıkardığı gibi elde edilecek her başarının “Camianın mevcut olumsuz yapısına rağmen” gerçekleştirildiği inancını da pekiştirmesi anlamına gelmekte. Hal böyle olunca da psikolojik açıdan tek taraflı bir yıpratma operasyonunun kapısı da ardına dek açılmış oluyor pek tabii ki..
Daha sezon başında kaybedilen iki maçın ardından şimdi kocaman umutlarının sahibi olan hocaları adına “Aykut Kocaman istifa” diye pankartlar açanlar, birkaç ay öncesine kadar şimdilerde yere göğe sığdıramadıkları başkanları için hep bir ağızdan“Yeter Demirören” şeklinde yeri göğü inletenler, devlet erkanına şirin gözükmek adına kendi taraftarına posta koyan bir başkana sahip olanlar ve Aragones, Del Bosque, Rijkaard gibi marka isimleri bir senede adeta maymuna çevirip gerisin geri postalayanlar sanki bizzat kendileri değilmiş gibi laf bizden açıldığında “Trabzonspor camiası çok sabırsız” klişesiyle söze başlayan hödüklerin asıl amacı da bu tabloyu salt Trabzonspor camiasının bir sorunuymuş gibi sunmaya çalışmaktır aslında. Zira onlar da bilirler, bu hezeyanlara Trabzonspor’ un yetkili ağızlarından herhangi bir itiraz gelmeyeceğini ve hatta sahiplenileceğini. İşte ortalıkta böylesi bir riyakarlık dönünce fatura her daim en soyut kavram olan, bilhassa içeride oynanan maçlarda desteği hayli yetersiz olan taraftara ve camiaya kesiliverir haliyle..
Takımın seneler boyunca kronikleşmiş hatta efsaneleşmiş santrfor sorununu ısrarla çözmeyen, beş yıldır takımın gol yükünü tek başına sırtlayan Umut’ un yanına ya da yerine (Almeida, Miller, Altidore gibi) kalitesi belli bir tane dahi golcü transferi yapamayan, bayanlar liginde oynasa bile muhtemelen fizik olarak yetersiz kalacak olan Cale’ nin yerini hala dolduramayan, rakiplerimizin hemen hepsi devre arasında kadrolarına katmış oldukları futbolculardan maksimum katkı sağlamaya başlamışken kendi getirdiği adamları ilkonbire dahi sokmaya cesaret edemeyen acuze bir zihniyet ortadayken tüm sorumluluğu camianın sözümona olumsuz dinamiklerine kesmek en ucuz yol olsa gerek..
Açık konuşmak gerekirse, şampiyon olabilmek adına önce sen elinden geleni yapacaksın, elinden geleni yapıyor olduğuna kamuoyunu inandıracaksın, ondan sonra iç veya dış etmenlerin varlığını ya da olası etkisini sorgulayacaksın. Ekonomik anlamda sana oranla daha zayıf kulüpler bile transfer dönemini senden çok daha etkili isimlerle anlaşarak geçiriyorlarsa, senin transferlerin kadroya girmekte zorlanırken diğerleri gol ve asistlerini sıralamaya başlamışsa, geride kalan dört haftada rakiplerin güçlenmişken sen hala yerinde sayıyorsan ve tüm bu basiretsizliklerin sonucunda uğruna bir kalemde Türkiye Kupası’ nı feda ettiğin ligde ardı ardına 3 maçta 7 puan kaybedip, kendi evindeki son maçta rakip kaleye tek bir şut dahi atamıyorsan dünyanın her yerinde, her takımında kendi taraftarından ve camiandan bir şekilde tepki görürsün. Bunun aksini iddia etmek ya akıl tutulmasıyla ya da samimiyetsizlikle açıklanabilir ancak..
Gene de tüm bu garip garabet tabloya rağmen elimizi kuvvetlendirecek ve şampiyonluk adına bizleri ümitlendirecek malzemeler de yok değil. Bir kere kadromuzun her ne kadar zamanında ve efektif bir biçimde takviye edilmemiş olsa da şu ligde yarışı sonuna kadar götürebilecek kalitede olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta Yattara, Alanzinho, Pawel, Piotr, Mehmet, Ceyhun, Glowacki gibi isimlerin yedek kulübesinde görev beklediği bir takımdan bahsediyoruz. Kısmen de olsa uyum içerisinde olan bir yönetim ve taraftarın büyük çoğunluğunun desteğini arkasına almış bir hocanın varlığı da cabası. Ancak şu ligde başarıya ulaşabilmek adına sadece bunlar yeterli değil tabii ki. Mevcut kadrodan şu ana dek neredeyse maksimum verim alma başarısını göstermiş olan Şenol Hoca’ nın yarış kızıştıkça daha da şiddetlenmesi muhtemel polemikleri ve sonrasında oluşacak kriz ortamlarını ustaca yönetebilmesi de çok büyük bir önem teşkil ediyor..
İşte maalesef nokta transferlerin yapılamaması haricindeki asıl sıkıntımız da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış rakipler, medyanın da gücünü arkalarına almak suretiyle seni şeytani manevralarla tahrik ederek kendi çukurlarına çekmeye çalışıyor. Gerek başkanlar, gerekse teknik direktörler düzeyinde ustaca hazırlanmış polemikler eşliğinde sana tuzaklar hazırlanıyor. Peki sen ne yapıyorsun? Böylesine pervasız bir biçimde ateşlenen psikolojik savaşta denize salınan oltaya balıklama atlamak bir yana, direkt olarak sandala atlıyorsun. Hayati derecede büyük önem taşıyan bir maç öncesinde seni bu polemiğin içine zorla çekerek tüketmeyi hedefleyen bir teknik adamın ayağına adeta özür dilercesine gidiyorsun. Senden onüç yaş küçük olan ve kariyer olarak senin yanına dahi yaklaşamayacak durumda olan o adam seni umursamayarak daha maç başlamadan takımını mental açıdan 1-0 öne geçirmekle kalmıyor, sonrasındaki maçlar öncesinde de ciddi bir mental çöküşü tetikliyor. Tabii bu jest, en fazla seni 2002 Dünya Kupası boyunca en ağır hakaretlerle yerden yere vuranların gönlünü hoş ediyor. Çünkü sen göstermelik birkaç kompliman eşliğinde büyütülürken Trabzonspor tam da onların istediği kıvama doğru geliyor..
Peki ya sonrasında ne oluyor? Sanki daha özel bir yerde buluşup görüşme şansınız yokmuşçasına sırf gösteri olsun misali milyonların gözü önünde ayağına kadar giderek şans dilediğin adam hakkında gene üstü kapalı demeçler vermeye devam ediyorsun. Yüzüne söyleyemediklerini gıyabında zikrederek sahadaki bu gereksiz davranışını “büyüklük” olarak sunmaya çalışan güruhu da çelişkiye düşürüyorsun. Dahası sinirleniyorsun, paralize oluyorsun, motivasyonunu ve gücünü kaybediyorsun. Sen güç kaybederken takımı da beraberinde aşağıya doğru çekiyorsun. Asıl tehlike de burada zaten. Hasmının seni getirmek istediği künde pozisyonuna geliveriyosun bir anda. Ancak gene de bu vaziyetten kurtulmak, kaybedilen özgüveni kazanmak ve tekrardan avantajlı duruma gelmek elimizde. Yeter ki şu kaos anlarını akilane bir biçimde yönetmeyi öğrenelim. Hiçbir şey yapamıyorsak susmayı deneyelim. Tepkisizlik ters tepecek gereksiz ve yanlış bir tepkiden çok daha faydalıdır sonuçta..
Peki aksi halde ne mi olur, kısaca anlatayım. Hak ederek kazandığımız her puana şaibe yükleterek durduk yere ortamı geren Aykut Kocaman Lig Kupası’ nı, kaybettiği her takıma fütursuzca çemkirmekte çekince görmeyen Bernd Schuster Türkiye Kupası’ nı kaldırırken sana gezegenin en mülayim adamı olarak Nubar Terziyan özel ödülünü layık görürler ve gönüllerin mağrur ama gururlu şampiyonu olarak onunla avunur durursun. Milli Takım ya da kendi takımlarının başına geçmen halinde senin hem karizmanı hem de hocalığını itin orasına burasına sokacak olan tayfa tarafından sözümona büyüklük gösterdiğin gerekçesiyle birkaç övgü dolu söz alarak geçiştirilirsin. Ancak şöyle bir gerçek de var ki, Trabzonspor’ un sözümona büyüklüğe değil şampiyonluğa ihtiyacı var. Bırak o büyüklüğü ihtiyacı olanlar kovalasın..

Adam Gibi Adam Olmak


Bazı güzel sözler vardır ya hani..

Aynı kişiye gereğinden fazla sıklıkta söylediğinizde ilk seferki etkisini yavaş yavaş yitirmeye, hatta zamanla etkisini yitirmeye başladığı gibi anlamını ve değerini de kaybederek gittikçe sıradanlaşmaya başlar.

Bir de bazı güzel sıfatlar vardır hani..

O sıfatlar da bu payeyi gerçekten hak eden kişiler için değil de liyakatsiz kişiler hakkında kullanıldığında tüm anlamını ve değerini yitiriverir..

İşte Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmenin de pek bir önemi ve ayrıcalığı kalmadı maalesef..

Başarılı sayılabilecek tek bir sezon haricinde Trabzonspor’ a tarihinin en utanç verici futbolunu oynatan, takımı soyunma odasındayken yüz üstü bırakıp kaçan, içerisinden yetiştiği kulübün kapısında yıllar yılı yatmış olmasına rağmen bir kere dahi yüzüne bakılmayan, alt lige postaladığı onca takımın varlığı ortadayken ikinci büyük şansını gene bu kulüpte kazanan ama kendisine sunulan tüm bu olanaklara rağmen arkasında koca bir enkaz bırakarak görevinden ayrılan bir teknik direktöre verilmişti ilk olarak bu paye..


Şimdiyse bu sıfat salt Trabzonlu olduğu ve sırf rakibimiz Galatasaray’ a çemkirdiği için sıradan bir devlet görevlisine layık görüldü. Hem de adına stadyumda pankartlar açılarak. Üstelik kafa kağıdında Trabzon yazmasına rağmen, üstlerine yaranma dürtüsü gönül verdiği takıma olan sevgisini bastırmış olan bir Galatasaray kongre üyesine yakıştırıldı bu sıfat..

Şimdi Trabzonlu ve aynı zamanda Trabzonsporlu Soner olarak soruyorum buradan..

Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmek bu kadar kolay mı?

Söz konusu kişilere böylesine ulvi bir sıfatı hem de Trabzonspor taraftarları adına gönül rahatlığıyla bol keseden dağıtabilen bu zihniyet bir Şenol Güneş, bir Dozer Cemil, hatta bir Kazım Koyuncu gibi gerçek anlamda değerli insanların haklarını vermeleri gerektiğinde nasıl bir söz bulup da kullanacak?

Adama sormazlar mı “Hiç mi adam görmediniz?” diye..

Daha da kötüsü; sıradaki adam gibi adamınız kim olacak acaba?

Parayı Veren Her Şeyi Çalar!

Tamam, kabul!

Günümüzün endüstriyel futbol yapılanmasında ve sporun global dinamikleri ışığında sponsorluk olgusunun finansman konusunda kulüplere ya da sporculara ciddi avantajlar sağladığı gerçeğini kabul etmemek mümkün değil. Neredeyse tüm spor branşlarına onca maddi kaynaklar sunan firmaların bunca desteği kendi reklamlarını yapmak adına gösterdiklerinin de farkındayız tabii ki..

Zaten bu çark eskiden de aynı bu şekilde dönerdi, yeni olan bir şey değil. Forma reklamları, stadyum reklam panoları, billboardlar, vb. yöntemlerle birçok firma, spora çeşitli yönlerden maddi olanaklar sağlarlardı. Ancak son dönemlerde hayatın bir çok alanında olduğu gibi burada da ciddi bir dejenerasyon başladı. Asırlık liglerin, kupaların ve türlü organizasyonların isimleri firma adlarıyla değiştirildi. Ardından binlerce hatta milyonlarca taraftara sahip kulüplerin isimleri mutasyona uğradı. Yetmedi, her santimetrekaresi nice acı ve tatlı anılara tanıklık eden onlarca stadyumun adı tarihe karıştı. Gezegende değerli sayılabilecek her şeyin piramidin tepesindeki bir takım zümrelere peşkeş çekilmesinden başkaca bir halt olmayan özelleştirmede olduğu gibi sporda da vahşice bir şirketleşme dönemi başladı..

Özellikle basketbol ve voleybol haberleri geçilirken isimlerini duyduğum şirket sayısının, herhangi bir ekonomi ya da borsa haberi izlerken duyduğumdan daha fazla olması ciddi derecede rahatsızlık verici bir hale dönüştü. Mesela voleybol liginde gerçekleşen Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom – Eczacıbaşı Vitra karşılaşmasında aslında iki rakip takımdan ziyade beş farklı şirketin kapışmasını izliyor olduğumuz gerçeği ortaya çıkıverdi. Borsada, ithalatta ya da ihracatta değil, sözümona sahada kapışmaya başladı bu büyük firmalar..

Hadi bunların bazıları zaten kuruluşlarından itibaren birer şirket takımıydı diyelim; tıpkı Efes Pilsen ya da Tofaş gibi. Fakat kendi şehir ya da semt isimleriyle özdeşleşmiş olan kulüplerin ve asırlık stadyumların adları da açıkça tecavüze uğramaya başladı. Türk Futbol tarihine tanıklık eden İnönü ve Ali Sami Yen artık o tanıklık ettikleri tarihe karıştı bir anda. Şu an birinin adı, diğerininse hem adı hem de kendisi yok oluverdi. Peki ya neden? Salt para için. Hani çoğunlukla şu sonradan takımdan gönderilmesi uğruna eşşek yüküyle tazminat ödenen yabancı futbolcu ya da teknik adamları transfer edebilmeye yarayan para. Tabii ki sadece ülkemize has bir illet değil bu. İtalya’ da Treviso kentinin bir basketbol takımı vardır. Sponsor aldıktan sonra isimleri Benetton Treviso olmuştu. Son zamanlarda rastladım ki, takımın adı Benetton Tamoil haline dönüşmüş. Takımın ve tabii ki şehrin adını yemişler resmen. Peki ya bu takımın taraftarı ya da bir camiası yok mu diye düşünüyor insan. Görünen o ki bu tuhaflık, bana göreyse aymazlık iyiden iyiye kanıksanmış bütün bünyelerde..

Bir de farklı türdeki anlaşmalardan sebep olsa gerek, bazı sponsorlar takımların asıl isimlerinin arkasına yerleşirken kimileri adeta mütecaviz bir biçimde takım isimlerinin önüne yerleşebiliyorlar. Mesela Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ ın basketbol takımlarına sponsor olan firmalar söz konusu kulüp isimlerinin peşine eklenirken Trabzonspor’ un sponsoru olacak firma her nedense başa yerleşebiliyor. Üstelik aynı firma sponsor olduğu Galatasaray Basketbol Bayan takımının başına değil de sonuna eklenirken. Yani böyle de çarpık, dengesiz ve bir o kadar da sevimsiz bir tablo var ortada..

Açıkçası zaman geçtikçe spor ruhunun içine eden, spordaki taraftarlık keyfini acımasızca törpüleyen bu sponsorluk çılgınlığının sonu nereye varacak bilemiyorum. Pek yakında bir futbol maçı izlerken “Alaturka Colman topu Telekom Jaja’ ya aktardı. Kaleye çekilen sert şutu Medikıl Volkan köşeden çıkardı. Hakem Türksel Cüneyt Çakır köşe vuruşunu işaret etti” gibisinden biribirinden ‘ucube’ replikler duymayacağımızın garantisi yok..

Muhtemelen herbir şeye alıştığımız (daha doğru bir deyişle alıştırıldığımız gibi) buna da alışacağız? Sonuçta “Parayı veren düdüğü çalar” anlayışını gülüp eğlenerek kabul eden de bizler değil miyiz? Sadece parasını verenler o düdüğü çalabiliyorsa, parayı oluk oluk akıtanların akla gelebilecek her şeyi, hatta adınız da dahil olmak üzere bütün değerlerinizi silip süpürebilme hakkını da kabul etmişiz demektir..

Dedim ya.. Tamam, kabul!