Kategori arşivi: Medya

İyi Oynayan Değil İyi Konuşan Kazanır!

Herşey Aykut Kocaman’ ın Fenerbahçe 9 puan gerideyken “Trabzonspor’ un penaltıları irdelenmeli” çıkışıyla başladı. Sezona büyük umutlarla girilmişken Avrupa’ da ve Kupa’ da hüsrana uğramış, yeni transferlerinden beklediği verimi alamamış, tutunabileceği son dal olan ligden kopma noktasına gelmiş ve kendi camiası tarafından topun ağzına getirilmekten dolayı kaybedecek hiçbirşeyi kalmamış bir teknik adamın can havliyle haykırdığı bir çığlıktı bu. Belki de kısa süre öncesinde hakemleri açık dille tehdit etmiş olan Aziz Yıldırım’ a bir nevi dublaj yapmıştı Kocaman. Her ne şekilde olursa olsun yaratılan bu kaosun Fenerbahçe’ yi mevcut halinden daha kötüye sürükleme şansı yoktu ancak muhatabı Trabzonspor’ un başta liderlik ve sonrasında şampiyonluk olmak üzere kaybedebileceği çok şey vardı. Dolayısıyla derinlerden gelen bu feryada alabildiğine akilane ve soğukkanlı bir cevap verilmeli ya da hiç muhatap alınmayarak ustaca geçiştirilmeliydi. Maalesef Trabzonspor’ un ne yönetimi ne de teknik direktörü ikisini de başaramadı..

Önce Şenol Güneş, Nubar Terziyan’ dan bozma o mülayim mizacıyla taban tabana zıt sayılabilecek abartılı bir Erol Taş tepkisiyle Kocaman’ a gürleyiverdi. Avının tam da istediği kıvama geldiğini gören Kocaman bir anda mağdur ve kırgın çocuk rolüne bürünüverince merhamet konusunda peygamberlere dahi taş çıkartacak potansiyeldeki Şenol Hoca Saracoğlu’ ndaki şu meşhur “barışma” serenomisini sahneledi. Tüm Türkiye’ nin gözü önünde cereyan eden böylesine tansiyonu yüksek bir tartışmanın iki önemli figürünün nasıl bir davranışta bulunacağı merak konusuyken ve futbolcular dahi basında sürekli ısıtılan bu polemiğe kilitlenmişken Şenol Hoca adeta bir suçlu edasıyla üstelik misafir kimliğine karşın kendisinden yaş ve kariyer olarak da geride olan meslekdaşının ayağına kadar gidiverdi. Ancak muhatabının karşılığı hiç de beklediği gibi olmadı. Gölgelerin arasına gizlenmiş olduğu kulübesinden kerhen çıkan Kocaman samimiyetsiz bir ifadeyle elini uzatırken Güneş’ in suratına dahi bakmadı. Bazı “romantik” Fenerliler’ in Şenol Hoca’ ya bu jestinden dolayı sözümona adamlık payesi biçmelerine karşın tam aksi davranışlarda bulunan Aykut Hoca’ ya nedense hiçbir sıfat yakıştıramamaları ortadaki samimiyetsizliğin de bir belgesiydi aslında. Üstelik bu gereksiz ve bir o kadar da içi boş barış gösterisinin ardından iki teknik adamın can ciğer kuzu sarması birer dost haline gelmedikleri gerçeği hemen sonrasında yaşanan artçı polemiklerle de belgeleniyordu ayrıca. Fakat bu hengameden hem puan hem de moral olarak fazlasıyla karlı çıkan taraf Aykut Kocaman’ ın Fenerbahçesi olurken Şenol Güneş’ in Trabzonspor’ u kandırılmış ve küçük düşürülmüş olmaktan dolayı sinirlenen bir insan psikolojisine bürünüyordu. Zira basiretsizce girilen ve beceriksizce yönetilen bu polemik sonrasında hem moral hem de güven kaybı yaşanırken Şenol Güneş’ in Beşiktaş deplasmanında adeta kontrolden çıkmasına sebep olacak kadar ağır bir travmanın kapıları da ardına dek açılıyordu. Hekeme itirazdan Beşiktaş tribününe gönderilen ve orada bir de arbede yaşayan Şenol Hoca katotonik bir ifadeyle her gördüğünden özür diliyor, kendi başkanını dahi çileden çıkaracak bir söylemle tekrar sahaya çıkıp çıkmayacağı hususundaki çekincelerini saçıveriyordu medyaya..

Kısacası Trabzonspor’ un penaltılarının irdelenmesi yönündeki feveranın ardından Fenerbahçe’ nin üç penaltı kazandığı, Trabzonspor’ un ise penaltı kazanmak bir yana A. Gücü ve Beşiktaş maçlarında birer penaltısının verilmediği bir sürece girilmişti artık. Hakemler pek tabii ki her iki takımın da lehine ya da aleyhine hatalar yapmaya devam ediyorsa da Fenerbahçe’nin G. Birliği deplasmanında 4-2 kazandığı maçta kantarın topuzu fena halde kaçınca bu kez ardı ardına aldığı beraberliklerle puan avantajını da yitiren Trabzonspor cephesi yaygarayı basıverdi. Kulüpten yapılan resmi açıklamanın özünde Aziz Yıldırım’ ın Kulüpler Birliği Başkanlığı’ ndan istifası ve hakemlerden adalet isteği yer alıyordu. Bu sert bildirinin yankıları geçmeden “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” sosuna bulanmışçasına gelen bir Beşiktaş desteği sonrasında G. Birliği’ nin de kayıtsız kalamadığı bir kakofoniye dönüşüverdi ortam. Ne de olsa bu tür fevri çıkışlarla prim yapan ve istediğini fazlasıyla alan kanlı canlı taptaze bir Fenerbahçe örneği vardı ortada. Herkesin iştahı kabarmış ve ardı ardına Aziz Yıldırım özelinde Fenerbahçe aleyhine gönderilen basın açıklamaları adeta bir şeytan taşlama ayinine dönüşmüştü..

Fakat özelikle Trabzonspor camiasının önemsemesi gereken ince bir ayrıntı vardı. Sonuçta rakibinin ilk yaptığı çıkışta olduğu gibi kaybedeceği hiç bir şeyi kalmamış bir takım pozisyonunda değildi. Hala liderliğe ve şampiyonluğa en az rakibi kadar ortaktı. Ayrıca bu tartışmaları kamuoyuna dilediği üslupla yansıtan medya, tabiatı gereği Trabzonspor’ un yanında değil aksine tam karşısındaydı. Yani saha ve seyirci avantajı da alenen Fenerbahçe’ nin elindeydi. Daha da önemlisi Fenerbahçe’ nin başında bu tür kaos ortamlarını ustaca yönetebilen, hatta kurgulayabilen Aziz Yıldırım gibi kurnaz ve tecrübeli bir başkan vardı. Kendisi kolaylıkla oltaya gelmeyeceği gibi teknik direktörünün ya da bir başka yöneticisinin kendisinden habersiz bir çıkış yapmasına asla izin vermezdi. Bu durumda sessiz kalmak veya topa aynı sertlikte girmeden ustaca bir manevrayla geçiştirmek en akıllıca hareket olacaktı. Hatta Sadri Şener’ in gereksiz bir şekilde dillendirdiği “Türkiye’ nin dörtte üçü bizi istiyor” söyleminin rahatlıkla “Türkiye’ nin dörtte üçü Trabzonspor’ a yatacak” şeklinde algılanabileceği bir ortamda Fenerbahçe’ yi ülkenin yalnız ama mağrur delikanlısı gibi lanse etmek çok da güç olmayacak, Fenerbahçe camiasının sürekli olarak kendisine biçmeye çalıştığı bu “kahramanvari” model şimdi adeta rakipleri tarafından yakıştırılacaktı. Yani her an geri tepebilecek ters bir çıkış yapılmadığı sürece herşey Fenerbahçe’ nin istediği şekilde cereyan ediyordu..


Olaya Trabzonspor cephesinden bakıldığında tüm bu olanlardan bağımsız perde arkasında başka detaylar da vardı elbette. Kendi teknik direktörünün açık talebine ve kendi başkanının garanti vermesine rağmen devre arasında takıma hepi topu iki kaliteli takviye yapamayan takım yukarıda sayılan sebeplerin de etkisiyle 6 haftada tam 9 puanlık kayba uğramıştı. Kulübün başında hangi teknik adam ya da başkan olursa olsun bir şekilde transfer gündemine sokulan Brozek kardeşler nihayetinde Trabzonspor’ a “kazandırılmalarına” rağmen kadroya girmekte dahi zorlanıyorlardı. Çok akıllıca geçiştirilmesi gereken ve bir çok takımın son derece verim almayı başardığı ara transfer dönemi tam bir fiyaskoydu. Gerek başkan gerek hoca bazında açıkça bir basiretsizlik ve pasiflik örneği sergilenmişti. Dolayısıyla camiaya karşı bir suçluluk ve yetersizlik duygusu hakim olmaya başlamış bu son çıkışın altındaki psikolojik etmenlerin temelleri örülmeye başlanmıştı. Bir de bazı boş beleş andavalların kör değneğini bellercesine sürekli ısıtıp durdukları “Trabzonspor camiası bu baskıyı kaldıramaz” teranesi dillendirilmeye başlayınca soğukkanlı duruşunu asla bozmayan camianın aksine gene başkan ve hoca ekseninde bir kriz yaratılmış oldu. Yani bir anlamda kendi camiasına “Bakın biz sandığınız kadar da pısırık değiliz. Yeri gelince biz de bağırmasını biliriz” mesajı verilmeye çalışıldı..

Neyse efendim, uzun lafın kısası ben bu satırları yazana dek daha önceden de öngördüğüm gibi Fenerbahçe camiasından herhangi bir açıklama gelmedi. Bundan sonra da beklenmedik puan kayıpları yaşamadıkları sürece herhangi bir açıklamanın geleceğini de pek düşünmüyorum. Zira oltaya gelindiğinde, kontrolden çıkıldığında nelerin kaybedilebileceğini çok yakın geçmişteki Trabzonspor örneğinde açıkça gördükleri için sessiz ve serinkanlı olmanın en akıllıca yol olduğunu çok iyi biliyorlar. Çünkü onlar bu tür polemikler ve ayak oyunları ile elde edilmiş şampiyonluk hikayelerini ulvi bir zafer kazanmış general edasıyla gururla anlatan bir başkana da şahit olmuşlardı, benzer oyunlarla kaybettikleri şampiyonluklardan da gereken dersi çıkarmışlardı. Yani her açıdan bize oranla daha tecrübeli olduklarını bildiğimiz gibi medyanın da ağırlıkta olarak onların yanında olduğunu daha önce ispatlamıştık. Dolayısıyla Sadri Şener’ in bence çok erkenden oyuna soktuğu bu topa girmemelerini ben gayet doğal buluyorum. Kimse şimdi Aziz Yıldırım’ a kızmasın. Bu işler böyle yürüyor. Artık öğrenmek lazım..

Büyüklük Değil Şampiyonluk Lazım

Özellikle takım istim üzerinde gitmekteyken bilhassa ulusal basının bize bahşettiği kısıtlı süreler içerisinde sıklıkla kullandığı “Trabzonspor’ un en büyük rakibi kendisidir”, “Trabzon zor bir şehir”, “Taraftar baskısı çok fazla” gibisinden bir takım basmakalıp cümleler vardır. Toplumun bilinçaltına zerkedildikçe gerçekliği metazori bir biçimde de olsa kabul gören bu söylemlerin, Trabzonspor Yönetimi ve Teknik Kadrosu’ nun kaçan şampiyonlukların ardından en kolay bir biçimde kendilerini temize çıkarabilmeleri ve başarısızlıklarına mazeret uydurabilmeleri adına bulunmaz argümanlar da içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Zira karşı cenahtan bu yönde açıklamaların ya da telkinlerin gelmesi, mevcut yönetim, teknik kadro ve hatta futbolcuları zan altında bırakmadığı, sorumluluktan sıyırdığı ve dahası bir anlamda temize çıkardığı gibi elde edilecek her başarının “Camianın mevcut olumsuz yapısına rağmen” gerçekleştirildiği inancını da pekiştirmesi anlamına gelmekte. Hal böyle olunca da psikolojik açıdan tek taraflı bir yıpratma operasyonunun kapısı da ardına dek açılmış oluyor pek tabii ki..
Daha sezon başında kaybedilen iki maçın ardından şimdi kocaman umutlarının sahibi olan hocaları adına “Aykut Kocaman istifa” diye pankartlar açanlar, birkaç ay öncesine kadar şimdilerde yere göğe sığdıramadıkları başkanları için hep bir ağızdan“Yeter Demirören” şeklinde yeri göğü inletenler, devlet erkanına şirin gözükmek adına kendi taraftarına posta koyan bir başkana sahip olanlar ve Aragones, Del Bosque, Rijkaard gibi marka isimleri bir senede adeta maymuna çevirip gerisin geri postalayanlar sanki bizzat kendileri değilmiş gibi laf bizden açıldığında “Trabzonspor camiası çok sabırsız” klişesiyle söze başlayan hödüklerin asıl amacı da bu tabloyu salt Trabzonspor camiasının bir sorunuymuş gibi sunmaya çalışmaktır aslında. Zira onlar da bilirler, bu hezeyanlara Trabzonspor’ un yetkili ağızlarından herhangi bir itiraz gelmeyeceğini ve hatta sahiplenileceğini. İşte ortalıkta böylesi bir riyakarlık dönünce fatura her daim en soyut kavram olan, bilhassa içeride oynanan maçlarda desteği hayli yetersiz olan taraftara ve camiaya kesiliverir haliyle..
Takımın seneler boyunca kronikleşmiş hatta efsaneleşmiş santrfor sorununu ısrarla çözmeyen, beş yıldır takımın gol yükünü tek başına sırtlayan Umut’ un yanına ya da yerine (Almeida, Miller, Altidore gibi) kalitesi belli bir tane dahi golcü transferi yapamayan, bayanlar liginde oynasa bile muhtemelen fizik olarak yetersiz kalacak olan Cale’ nin yerini hala dolduramayan, rakiplerimizin hemen hepsi devre arasında kadrolarına katmış oldukları futbolculardan maksimum katkı sağlamaya başlamışken kendi getirdiği adamları ilkonbire dahi sokmaya cesaret edemeyen acuze bir zihniyet ortadayken tüm sorumluluğu camianın sözümona olumsuz dinamiklerine kesmek en ucuz yol olsa gerek..
Açık konuşmak gerekirse, şampiyon olabilmek adına önce sen elinden geleni yapacaksın, elinden geleni yapıyor olduğuna kamuoyunu inandıracaksın, ondan sonra iç veya dış etmenlerin varlığını ya da olası etkisini sorgulayacaksın. Ekonomik anlamda sana oranla daha zayıf kulüpler bile transfer dönemini senden çok daha etkili isimlerle anlaşarak geçiriyorlarsa, senin transferlerin kadroya girmekte zorlanırken diğerleri gol ve asistlerini sıralamaya başlamışsa, geride kalan dört haftada rakiplerin güçlenmişken sen hala yerinde sayıyorsan ve tüm bu basiretsizliklerin sonucunda uğruna bir kalemde Türkiye Kupası’ nı feda ettiğin ligde ardı ardına 3 maçta 7 puan kaybedip, kendi evindeki son maçta rakip kaleye tek bir şut dahi atamıyorsan dünyanın her yerinde, her takımında kendi taraftarından ve camiandan bir şekilde tepki görürsün. Bunun aksini iddia etmek ya akıl tutulmasıyla ya da samimiyetsizlikle açıklanabilir ancak..
Gene de tüm bu garip garabet tabloya rağmen elimizi kuvvetlendirecek ve şampiyonluk adına bizleri ümitlendirecek malzemeler de yok değil. Bir kere kadromuzun her ne kadar zamanında ve efektif bir biçimde takviye edilmemiş olsa da şu ligde yarışı sonuna kadar götürebilecek kalitede olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta Yattara, Alanzinho, Pawel, Piotr, Mehmet, Ceyhun, Glowacki gibi isimlerin yedek kulübesinde görev beklediği bir takımdan bahsediyoruz. Kısmen de olsa uyum içerisinde olan bir yönetim ve taraftarın büyük çoğunluğunun desteğini arkasına almış bir hocanın varlığı da cabası. Ancak şu ligde başarıya ulaşabilmek adına sadece bunlar yeterli değil tabii ki. Mevcut kadrodan şu ana dek neredeyse maksimum verim alma başarısını göstermiş olan Şenol Hoca’ nın yarış kızıştıkça daha da şiddetlenmesi muhtemel polemikleri ve sonrasında oluşacak kriz ortamlarını ustaca yönetebilmesi de çok büyük bir önem teşkil ediyor..
İşte maalesef nokta transferlerin yapılamaması haricindeki asıl sıkıntımız da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış rakipler, medyanın da gücünü arkalarına almak suretiyle seni şeytani manevralarla tahrik ederek kendi çukurlarına çekmeye çalışıyor. Gerek başkanlar, gerekse teknik direktörler düzeyinde ustaca hazırlanmış polemikler eşliğinde sana tuzaklar hazırlanıyor. Peki sen ne yapıyorsun? Böylesine pervasız bir biçimde ateşlenen psikolojik savaşta denize salınan oltaya balıklama atlamak bir yana, direkt olarak sandala atlıyorsun. Hayati derecede büyük önem taşıyan bir maç öncesinde seni bu polemiğin içine zorla çekerek tüketmeyi hedefleyen bir teknik adamın ayağına adeta özür dilercesine gidiyorsun. Senden onüç yaş küçük olan ve kariyer olarak senin yanına dahi yaklaşamayacak durumda olan o adam seni umursamayarak daha maç başlamadan takımını mental açıdan 1-0 öne geçirmekle kalmıyor, sonrasındaki maçlar öncesinde de ciddi bir mental çöküşü tetikliyor. Tabii bu jest, en fazla seni 2002 Dünya Kupası boyunca en ağır hakaretlerle yerden yere vuranların gönlünü hoş ediyor. Çünkü sen göstermelik birkaç kompliman eşliğinde büyütülürken Trabzonspor tam da onların istediği kıvama doğru geliyor..
Peki ya sonrasında ne oluyor? Sanki daha özel bir yerde buluşup görüşme şansınız yokmuşçasına sırf gösteri olsun misali milyonların gözü önünde ayağına kadar giderek şans dilediğin adam hakkında gene üstü kapalı demeçler vermeye devam ediyorsun. Yüzüne söyleyemediklerini gıyabında zikrederek sahadaki bu gereksiz davranışını “büyüklük” olarak sunmaya çalışan güruhu da çelişkiye düşürüyorsun. Dahası sinirleniyorsun, paralize oluyorsun, motivasyonunu ve gücünü kaybediyorsun. Sen güç kaybederken takımı da beraberinde aşağıya doğru çekiyorsun. Asıl tehlike de burada zaten. Hasmının seni getirmek istediği künde pozisyonuna geliveriyosun bir anda. Ancak gene de bu vaziyetten kurtulmak, kaybedilen özgüveni kazanmak ve tekrardan avantajlı duruma gelmek elimizde. Yeter ki şu kaos anlarını akilane bir biçimde yönetmeyi öğrenelim. Hiçbir şey yapamıyorsak susmayı deneyelim. Tepkisizlik ters tepecek gereksiz ve yanlış bir tepkiden çok daha faydalıdır sonuçta..
Peki aksi halde ne mi olur, kısaca anlatayım. Hak ederek kazandığımız her puana şaibe yükleterek durduk yere ortamı geren Aykut Kocaman Lig Kupası’ nı, kaybettiği her takıma fütursuzca çemkirmekte çekince görmeyen Bernd Schuster Türkiye Kupası’ nı kaldırırken sana gezegenin en mülayim adamı olarak Nubar Terziyan özel ödülünü layık görürler ve gönüllerin mağrur ama gururlu şampiyonu olarak onunla avunur durursun. Milli Takım ya da kendi takımlarının başına geçmen halinde senin hem karizmanı hem de hocalığını itin orasına burasına sokacak olan tayfa tarafından sözümona büyüklük gösterdiğin gerekçesiyle birkaç övgü dolu söz alarak geçiştirilirsin. Ancak şöyle bir gerçek de var ki, Trabzonspor’ un sözümona büyüklüğe değil şampiyonluğa ihtiyacı var. Bırak o büyüklüğü ihtiyacı olanlar kovalasın..

Yenilsen De Yensen De / 2011′ den Beklentiler


Yeni yılın gelişiyle birlikte hayattan genel anlamdaki beklentilerimizin yanında bir futbolsever olarak futboldan da bir takım beklentilerimizin olduğunu inkar edemeyiz. Hatta kendi aramızda sohbetler çevirirken mutlaka “Yahu keşke şöyle olsa, mesela bu böyle olmasa, o kuralı kaldırsalar, şu şekil yapmasalar, bunu yasaklasalar, öbürünü serbest bıraksalar” gibisinden söylemlerde bulunuyoruzdur. Fakat bu öneriler ya da göreceli o parlak fikirler söz konusu muhabbetten dışarıya çıkamayıp anılarımızın satır aralarında kaynayıp gidiyordur hep..

İşte bu kayıpları asgariye indirebilmek ve biz taraftarın duygularını, düşüncelerini ve tabii ki beklentilerini azami şekilde ekranlara yansıtabilmek adına Yenilsen de Yensen de programı katılımcıları olarak zihinlerimizdeki bütün istek, fikir ya da önerileri liste halinde sıralayarak anket şeklinde taraftarın bütününe sunmayı uygun gördük. Listeyi alabildiğine zengin tutmamıza, sadece kendi düşüncelerimizden değil etrafımızdaki futbolseverlerin de önerilerine başvurmak suretiyle harmanlamış olmamıza rağmen illa ki unutulan, gözden kaçan, es geçilen ya da akla gelmeyen fikirlerin olabileceği kaçınılmazdır tabii ki. Artık onları da anketteki seçenekleri oyladıktan sonra mail yoluyla ntvspor.net‘ e sizler gönderebilir, programda konuşulmasını sağlayabilirsiniz..

Son olarak, en fazla oy toplayan şıkların programın yeni döneminde konuşulacak konuların anafikrini oluşturacağını da ekleyeyim. Dolayısıyla gündemi gene bizler, yani taraftarın bizzat kendisi belirleyecek..

Ankete katılmaksa gayet basit. Söz konusu ankete buradan ulaşabilirsiniz..

İlginize teşekkürler..

Demirören’ den Portekiz Havası!

Az önce TV’ de Simao, Almeida ve Fernandes için düzenlenen imza törenini izledim. Geçen gün katılmış olduğu Yüzdeyüz Futbol programında kulübün finansal sorunlarını borçları uzun vadeye yayarak aştıklarını anlatan ve enteresan söylemlerde bulunan Yıldırım Demirören bugünkü imza töreninde de hayli havalıydı ve gene ilginç cümleler sarfetti. İşte Demirören’ den birkaç inci..
“Bir yere gelmek kolay ama orada kalmak zor”
Burada kastetmiş olduğu kolayca gelinen ama orada kalması zor olan yeri tam olarak algılayamasam da söz konusu o yerde uzun süre kalmalarının rakiplerini pek rahatsız edeceğini sanmıyorum doğrusu..
“Türk futbolunda bir gerileme var. Alınan yıldız oyuncular ile bu gerilemeyi durduracağız”
Bunu söylerken aklıma geçen gün Ntvspor’ daki 2010′ un önemli olaylarının sıralandığı programda Elvan Abeylegesse için kullanılan “Türk atletizminin yüzakı” ifadesi geldi ve acı acı gülümsedim. Altyapıdan çıkan ve görev aldığı maçlarda aslanlar gibi de mücadele veren Necip Uysal özelinden değil de borçla edindikleri paraları bastırarak getirdiği yıldız oyuncular üzerinden böyle bir cümle kurması başarı algımızın geldiği nokta açısından ibretlik bir durum olsa gerek..
“Beşiktaş, tarihinin en başarılı Avrupa Dönemini yaşadı”
Bu “başarıyı” elde ederken hangi takımlarla oynadıklarını falan da sormuyorum ama eski adıyla UEFA Kupası yeni adıyla Avrupa Ligi’ nin son 32 takımı arasına girmeyi Beşiktaş tarihinin en büyük başarısı olarak göstermesine kendi camiası içinden de itirazlar gelecektir muhtemelen..
“Bu sezon olmasa da gelecek sezon Avrupa’ da ses getirmeyi hedefliyoruz”
Şimdi şunu açıkça kabul edelim ki alınan futbolcular gerçekten de biribirinden kariyerli ve değerli isimler. Ancak şöyle de somut bir gerçek var ki getirilen yabancıların yaş ortalaması otuzbir. Bir sonraki sezon bu ortalama yaklaşık 32 olacağı gibi ligin ilk yarısında Guti ve Quaresma‘ nın devamlılık hususunda ortaya koydukları performans da göz önüne getirildiğinde “Geleceğin Beşiktaşı” ifadesinin biraz fazlaca iddialı gözüktüğünü ifade etmeden geçemeyeceğim açıkçası..
Ayrıca her ne kadar bize “Hayırlı olsun” demek düşse de Başkan Yıldırım Demirören’ in izlediği transfer politikasını adeta çılgınca bir kumara benzettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Devraldığı Beşiktaş Kulübü’ nü katlanarak artan bir borç sarmalının içine sokan Demirören’ in kameralar önünde bu derece gururlanmasını hak edecek bir başarıya imza attığını düşünmüyorum doğrusu. Hatta kredi kartı borcu alabildiğine biriken bir adamın başka bir bankadan çektiği krediyle o borçlarını öteleyerek aldığı spor araba ile karşıma geçip hava basmasına benzetiyorum ben bu durumu. Tabii ki adamın borcuna, harcamasına, şusuna, busuna karışacak değiliz ancak kalkıp da karşımızda alenen böbürlenmeye başladığında ve bu çarpıklığı eleştirdiğimizde tepeden bakan bir tavır takınıldığında durum değişiyor haliyle. Bu arada etrafımdaki Beşiktaşlılar’ ın da büyük kısmının bu kontrolsüz gidişattan pek fazla memnun olmadıklarını, kulübün geleceği konusunda ciddi endişeler duyduklarını da ilave edeyim..
Sonuçta atalarımız zamanında “Borç yiğidin kamçısıdır” demişler demesine ama öte yandan “Ayağını yorganına göre uzat” diye de tembihlemeyi unutmamışlar. Bir de üzerine “Taşıma suyla değirmen dönmez” sözünü eklediğimizde söyleyecek pek bir şey kalmıyor geriye. Biz gene “Hayırlısı” diyerek önümüzdeki maçlara bakalım..

Almedya Sorunsalı!

Dün akşam Ntvspor’ daki Yüzdeyüz Futbol programına katılan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören’ in keyfi hayli yerindeydi. Medyada oldukça ses getiren yıldız futbolcu transferlerini nasıl gerçekleştirdikleri konusunda kendisine sorulan soruları yanıtlarken mevzuu Hugo Almeida’ nın bonservisiyle ilgili basında yer alan çelişkili haberlere geldi. Adına ekonomik yatırım ortaklığı denilen bir fon yardımıyla söz konusu futbolcuyu Beşiktaş’ a kazandırdıklarını açıkladı açıklamasına da Güntekin Onay da dahil olmak üzere ne Rıdvan Dilmen’ in ne de Fuat Akdağ’ ın Demirören’ in anlattıklarından tam olarak bir şey anladıkları izlenimini edinmedim ben doğrusu. Zaten kendisi de ço detaya gir(e)medi aslında. Ya tam olarak neler döndüğünün kendisi de farkında değil ya da bu kaymaklı transfer olayının diğer takımlar tarafından da ayıktırılmasını istemiyor olsa gerek; bilemiyorum artık..
Derken laf döndü dolaştı Sergen Yalçın’ ın ortaya attığı Tabata ve İsmail Köybaşı’ nın hala ödenmemiş bonservis bedelleri iddiasına geldi. Burada Demirören gayet gevrek bir şekilde “O benim Antep başkanıyla aramdaki dostluktan kaynaklanan bir durum. Sonuçta futbolcuların bütün özlük hakları bizde. Antep bunu kabul ettikten sonra millete n’oluyor” mealinde bir şeyler söyledi. İşin tuhafı, oradakilerin hepsi de bu durumu gayet doğal karşılayarak kanıksadı. Tamam, sonuçta program moderatörlerinin kalkıp da “Bu kulüpler size babanızdan mı miras kaldı? Nasıl bir rahatlıktır bu? Koca Gaziantep takımının taraftarı, camiası, yöneticisi yok mu? Antep sizin pilot takımınız mı? Aynı Antep diğer takımlara da böyle kıyaklar yapıyor mu?” gibisinden sorular sorarak başkanı sıkıştırmasını beklemiyordum fakat başkanın o gamsız tavrının ardından “Hee o zaman ayrı tabii” kabullenişi de garip geldi bana. Sonuçta iki esnafın kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir alışverişten bahsetmiyoruz..
Bir de şu başkanlık mevkiine özel bir rahatsızlık olduğunu tahmin ettiğim “Almeyda” telaffuzunda ciddi bir sıkıntı var nedense. Yıllar önce Fenerbahçe Jesus Almeyda ile ilgilenirken de bu kez Aziz Yıldırım ekranlardan onlarca kez “Almedya” deyip durmuştu. Dün akşam da canlı yayında Güntekin’ in çaktırmadan araya girip futbolcunun adını tekrar tekrar yineleyerek sufleler vermesine karşın Demirören‘ in ısrarla en az yirmi kere “Almedya” demesi hakikaten üzerinde düşünülesi bir hal olsa gerek. Yok yani; bunlar üç beş sene sonra Schweinsteiger’ i de gündemlerine alırlarsa ne halt edecekler, onu düşünüyor insan!