Etiket arşivi: Bernd Schuster

Büyüklük Değil Şampiyonluk Lazım

Özellikle takım istim üzerinde gitmekteyken bilhassa ulusal basının bize bahşettiği kısıtlı süreler içerisinde sıklıkla kullandığı “Trabzonspor’ un en büyük rakibi kendisidir”, “Trabzon zor bir şehir”, “Taraftar baskısı çok fazla” gibisinden bir takım basmakalıp cümleler vardır. Toplumun bilinçaltına zerkedildikçe gerçekliği metazori bir biçimde de olsa kabul gören bu söylemlerin, Trabzonspor Yönetimi ve Teknik Kadrosu’ nun kaçan şampiyonlukların ardından en kolay bir biçimde kendilerini temize çıkarabilmeleri ve başarısızlıklarına mazeret uydurabilmeleri adına bulunmaz argümanlar da içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Zira karşı cenahtan bu yönde açıklamaların ya da telkinlerin gelmesi, mevcut yönetim, teknik kadro ve hatta futbolcuları zan altında bırakmadığı, sorumluluktan sıyırdığı ve dahası bir anlamda temize çıkardığı gibi elde edilecek her başarının “Camianın mevcut olumsuz yapısına rağmen” gerçekleştirildiği inancını da pekiştirmesi anlamına gelmekte. Hal böyle olunca da psikolojik açıdan tek taraflı bir yıpratma operasyonunun kapısı da ardına dek açılmış oluyor pek tabii ki..
Daha sezon başında kaybedilen iki maçın ardından şimdi kocaman umutlarının sahibi olan hocaları adına “Aykut Kocaman istifa” diye pankartlar açanlar, birkaç ay öncesine kadar şimdilerde yere göğe sığdıramadıkları başkanları için hep bir ağızdan“Yeter Demirören” şeklinde yeri göğü inletenler, devlet erkanına şirin gözükmek adına kendi taraftarına posta koyan bir başkana sahip olanlar ve Aragones, Del Bosque, Rijkaard gibi marka isimleri bir senede adeta maymuna çevirip gerisin geri postalayanlar sanki bizzat kendileri değilmiş gibi laf bizden açıldığında “Trabzonspor camiası çok sabırsız” klişesiyle söze başlayan hödüklerin asıl amacı da bu tabloyu salt Trabzonspor camiasının bir sorunuymuş gibi sunmaya çalışmaktır aslında. Zira onlar da bilirler, bu hezeyanlara Trabzonspor’ un yetkili ağızlarından herhangi bir itiraz gelmeyeceğini ve hatta sahiplenileceğini. İşte ortalıkta böylesi bir riyakarlık dönünce fatura her daim en soyut kavram olan, bilhassa içeride oynanan maçlarda desteği hayli yetersiz olan taraftara ve camiaya kesiliverir haliyle..
Takımın seneler boyunca kronikleşmiş hatta efsaneleşmiş santrfor sorununu ısrarla çözmeyen, beş yıldır takımın gol yükünü tek başına sırtlayan Umut’ un yanına ya da yerine (Almeida, Miller, Altidore gibi) kalitesi belli bir tane dahi golcü transferi yapamayan, bayanlar liginde oynasa bile muhtemelen fizik olarak yetersiz kalacak olan Cale’ nin yerini hala dolduramayan, rakiplerimizin hemen hepsi devre arasında kadrolarına katmış oldukları futbolculardan maksimum katkı sağlamaya başlamışken kendi getirdiği adamları ilkonbire dahi sokmaya cesaret edemeyen acuze bir zihniyet ortadayken tüm sorumluluğu camianın sözümona olumsuz dinamiklerine kesmek en ucuz yol olsa gerek..
Açık konuşmak gerekirse, şampiyon olabilmek adına önce sen elinden geleni yapacaksın, elinden geleni yapıyor olduğuna kamuoyunu inandıracaksın, ondan sonra iç veya dış etmenlerin varlığını ya da olası etkisini sorgulayacaksın. Ekonomik anlamda sana oranla daha zayıf kulüpler bile transfer dönemini senden çok daha etkili isimlerle anlaşarak geçiriyorlarsa, senin transferlerin kadroya girmekte zorlanırken diğerleri gol ve asistlerini sıralamaya başlamışsa, geride kalan dört haftada rakiplerin güçlenmişken sen hala yerinde sayıyorsan ve tüm bu basiretsizliklerin sonucunda uğruna bir kalemde Türkiye Kupası’ nı feda ettiğin ligde ardı ardına 3 maçta 7 puan kaybedip, kendi evindeki son maçta rakip kaleye tek bir şut dahi atamıyorsan dünyanın her yerinde, her takımında kendi taraftarından ve camiandan bir şekilde tepki görürsün. Bunun aksini iddia etmek ya akıl tutulmasıyla ya da samimiyetsizlikle açıklanabilir ancak..
Gene de tüm bu garip garabet tabloya rağmen elimizi kuvvetlendirecek ve şampiyonluk adına bizleri ümitlendirecek malzemeler de yok değil. Bir kere kadromuzun her ne kadar zamanında ve efektif bir biçimde takviye edilmemiş olsa da şu ligde yarışı sonuna kadar götürebilecek kalitede olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta Yattara, Alanzinho, Pawel, Piotr, Mehmet, Ceyhun, Glowacki gibi isimlerin yedek kulübesinde görev beklediği bir takımdan bahsediyoruz. Kısmen de olsa uyum içerisinde olan bir yönetim ve taraftarın büyük çoğunluğunun desteğini arkasına almış bir hocanın varlığı da cabası. Ancak şu ligde başarıya ulaşabilmek adına sadece bunlar yeterli değil tabii ki. Mevcut kadrodan şu ana dek neredeyse maksimum verim alma başarısını göstermiş olan Şenol Hoca’ nın yarış kızıştıkça daha da şiddetlenmesi muhtemel polemikleri ve sonrasında oluşacak kriz ortamlarını ustaca yönetebilmesi de çok büyük bir önem teşkil ediyor..
İşte maalesef nokta transferlerin yapılamaması haricindeki asıl sıkıntımız da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış rakipler, medyanın da gücünü arkalarına almak suretiyle seni şeytani manevralarla tahrik ederek kendi çukurlarına çekmeye çalışıyor. Gerek başkanlar, gerekse teknik direktörler düzeyinde ustaca hazırlanmış polemikler eşliğinde sana tuzaklar hazırlanıyor. Peki sen ne yapıyorsun? Böylesine pervasız bir biçimde ateşlenen psikolojik savaşta denize salınan oltaya balıklama atlamak bir yana, direkt olarak sandala atlıyorsun. Hayati derecede büyük önem taşıyan bir maç öncesinde seni bu polemiğin içine zorla çekerek tüketmeyi hedefleyen bir teknik adamın ayağına adeta özür dilercesine gidiyorsun. Senden onüç yaş küçük olan ve kariyer olarak senin yanına dahi yaklaşamayacak durumda olan o adam seni umursamayarak daha maç başlamadan takımını mental açıdan 1-0 öne geçirmekle kalmıyor, sonrasındaki maçlar öncesinde de ciddi bir mental çöküşü tetikliyor. Tabii bu jest, en fazla seni 2002 Dünya Kupası boyunca en ağır hakaretlerle yerden yere vuranların gönlünü hoş ediyor. Çünkü sen göstermelik birkaç kompliman eşliğinde büyütülürken Trabzonspor tam da onların istediği kıvama doğru geliyor..
Peki ya sonrasında ne oluyor? Sanki daha özel bir yerde buluşup görüşme şansınız yokmuşçasına sırf gösteri olsun misali milyonların gözü önünde ayağına kadar giderek şans dilediğin adam hakkında gene üstü kapalı demeçler vermeye devam ediyorsun. Yüzüne söyleyemediklerini gıyabında zikrederek sahadaki bu gereksiz davranışını “büyüklük” olarak sunmaya çalışan güruhu da çelişkiye düşürüyorsun. Dahası sinirleniyorsun, paralize oluyorsun, motivasyonunu ve gücünü kaybediyorsun. Sen güç kaybederken takımı da beraberinde aşağıya doğru çekiyorsun. Asıl tehlike de burada zaten. Hasmının seni getirmek istediği künde pozisyonuna geliveriyosun bir anda. Ancak gene de bu vaziyetten kurtulmak, kaybedilen özgüveni kazanmak ve tekrardan avantajlı duruma gelmek elimizde. Yeter ki şu kaos anlarını akilane bir biçimde yönetmeyi öğrenelim. Hiçbir şey yapamıyorsak susmayı deneyelim. Tepkisizlik ters tepecek gereksiz ve yanlış bir tepkiden çok daha faydalıdır sonuçta..
Peki aksi halde ne mi olur, kısaca anlatayım. Hak ederek kazandığımız her puana şaibe yükleterek durduk yere ortamı geren Aykut Kocaman Lig Kupası’ nı, kaybettiği her takıma fütursuzca çemkirmekte çekince görmeyen Bernd Schuster Türkiye Kupası’ nı kaldırırken sana gezegenin en mülayim adamı olarak Nubar Terziyan özel ödülünü layık görürler ve gönüllerin mağrur ama gururlu şampiyonu olarak onunla avunur durursun. Milli Takım ya da kendi takımlarının başına geçmen halinde senin hem karizmanı hem de hocalığını itin orasına burasına sokacak olan tayfa tarafından sözümona büyüklük gösterdiğin gerekçesiyle birkaç övgü dolu söz alarak geçiştirilirsin. Ancak şöyle bir gerçek de var ki, Trabzonspor’ un sözümona büyüklüğe değil şampiyonluğa ihtiyacı var. Bırak o büyüklüğü ihtiyacı olanlar kovalasın..

1960 Model Galibiyet!

Dün akşam Ali Sami Yen’ de son kez karşılaştı Beşiktaş ve Galatasaray. Takımların ligde bulundukları yer göz önüne alındığında güzide spor basınımız tarafından kaybedenin lige havlu atacağı şeklinde lanse edilen bir maçtı bu. Gerçi kaybeden taraf Beşiktaş olsaydı Galatasaray’ ın gene bir puan önünde olacağı gerçeği ortadayken anlamsız bir öngörüydü bu tabii ki..
Her iki takımın da kesinlikle galibiyet parolasıyla çıktığı bu maçta, mevcut kadro zaafiyetinin yanında defansif futbol tercihi sebebiyle de sürekli eleştirilen Hagi’ den ziyade Schuster’ in nasıl bir kadro ve formasyon tercihiyle oynayacağını merak ediyordum açıkçası. Hagi savunmanın önüne Cana ve Ayhan ikilisini, onların hemen önüneyse Elano-Sabri- Kewell üçlüsünü yerleştirmişti. Daha öndeyse hareketli forvet olarak Pino yer alıyordu..
Schuster’ in Beşiktaş’ ındaysa dörtlü savunmanın önünde haftalardır vazgeçmediği çift önlibero Ernst-Aurelio ikilisi gene hazır bekliyordu. İleride tek forvet olarak görevlendirdiği Nobre’ nin arkasındaysa Guti-Tabata-Holosko üçlüsü yer alıyordu. Yani bir tarafta bazı romantikler tarafından ofansif futbolun kahramanı haline getirilmeye çalışılan Schuster, diğer yandaysa defansif futbol oynattığı suretiyle sürekli olarak eleştirilen Hagi vardı..
Henüz maçın hemen başında Ali Turan’ ın yoktan var ettiği penaltı sebebiyle yedikleri gole rağmen Hagi’ nin Galatasarayı maç boyunca Schuster’ in uzay çağı futbolu oynattığını sandığı Beşiktaş’ ını adeta sürklase etmeyi başardı. Her ne kadar deplasmanda kazanılan tek farklı üstünlüğü koruma içgüdüsünü bir yere kadar kabul etmemiz gerektiği gerçeğini kabul etsek bile, neredeyse 90 dk. boyunca ileride sadece Nobre‘ yi bırakarak toplu halde kendi yarısahasına kümelenen bir takımın hocasının her puan kaybı sonrasında hem rakiplerine hem de Türk Futbolu’ nun kalitesine yönelik eleştirel yorumlarda bulunması ibretlik bir hal olsa gerek. Kaldı ki Schuster defansif önlemlerini ilerleyen dakikalarda öylesine abarttı ki, sırasıyla Necip ve Fink‘ i de oyuna almak suretiyle takımdaki önlibero sayısını dörtleyerek kendi tabiriyle 1960 lı yıllara da anlamlı bir gönderme yapmış oldu. Diğer yandaysa kalecisinin eline top değmeden kalesinde iki gol yiyen ve onca net gol fırsatını gole çeviremeyen takımın hocası Hagi‘ ye gene hüsran kaldı..
Ne diyelim? Kazanan daima haklıdır!
Öyle diyorlar..

edit:

bu arada şimdi fark ettim. benim kullandığım başlığın aynını sinan engin de kendi yazısında kullanmış. yani sinan engin ile aynı başlığı seçmiş olmanın gerçekten de benim açımdan berbat bir durum olduğunu itiraf etmem gerek. demek ki başlık açmadan önce bir google kontrol şartmış..

Derdini Anlıyoruz Schuster!

3 Ekim 2010 tarihinde 1-0 kaybettikleri Trabzonspor – Beşiktaş maçı sonrasında vermiş olduğu röportaj esnasında kendisine takımdaki rotasyon ile ilgili bir soru soran gazeteciyi Trabzonlu yerel gazetecilerden bir tanesi sanarak “Siz Trabzonlular bunu anlayamazsınız, çünkü Avrupa’ da yoksunuz” şeklinde cevaplamıştı Bernd Schuster. Aradan biraz zaman geçince gördük ki, meğer asıl anlamamız gereken Schuster’ in travmatik ruh haliymiş..

Zira o dönem biz Trabzonlular olarak bu gereksiz sataşmayı pek de fazla takmamıştık. Sonuçta kritik bir maçı kaybetmiş olmanın vermiş olduğu sıkıntıya, strese, gerilime bağlamıştık. Yani bu davranışın altında bir çekememezlik, hamaset ya da kıskançlık gibi sebepler de aramamıştık haliyle. Derken aradan bir ay geçti. Dün akşam Fiyapı İnönü Stadı’ nda Beşiktaş’ ın konuğu ligde galibiyeti olmayan, son sıraya demir atmış, Trabzonspor’ dan 7 gol yemiş Kasımpaşa idi. Tabii ki neredeyse herkesin ortak beklentisi Beşiktaş’ ın bu maçtan rahat bir galibiyet ile ayrılarak üst sıralara yaklaşacağı yönündeydi doğal olarak..

Ancak maç hiç de o havada başlamadı. Schuster’ in “ofansif” takımı Beşiktaş, daha maçın ortasında Ersan’ ın ikinci sarı karttan atılması gerekirken hakem tarafından es geçildiği, açık ofsayt olan golünün verilmediği, uzatma dakikalarında kazandığı penaltıdan yararlanamadığı ve hakemin uzatmalardan sonra da fazladan 4 dakika oynattığı maçta Kasımpaşaspor ile 1-1 berabere kalınca “Sarı Melake” gene sinire keserek esip gürledi..

Asıl Kasımpaşa cephesinin şikayetçi olması gereken hakem hakkında “Beni en çok rahatsız eden hakemlerin saygısı olmaması. Bunu tek maç için söylemiyorum. Bütün maçlarda özellikle hep rakip takım lehine çalınan düdükler oluyor. Bu çok büyük saygısızlık. Bunu sadece çok uzun zamandır içimize atıyorduk. Savaşmaya çalışıyorduk. Çok büyük saygısızlık bu. Ben bunu başka yerde görmedim.” şeklinde garip garabet bir demeç veren Schuster yaklaşık bir ay kadar önce çemkirdiği Trabzon’ u da unutmayarak “Rakiplerimiz defans oynamak için buraya geliyorlar. Türk Futbolu’nun durumu böyle. Biz bu şekilde oynamaya devam edeceğiz. Şu an zirvedeki takımlar Trabzonspor, Bursaspor ve Kayserispor, defans yapıyorlar ve bir hata bekleyerek gol atıyorlar” diyerek iyiden iyiye zıvanadan çıkmakta olduğunu gösterdi maalesef..

Defansif oynamakla sözümona itham ettiği takımların averajlarının dahi kendi atmış olduğu gol sayısından fazla olduğu gerçeği bir yana rakiplerine karşı bu derece pervasız yorumlarda bulunması belki Schuster’ e yakışabilir fakat bir Beşiktaş teknik direktörüne hiç yakışmıyor doğrusu. Hatta o görkemli futbolculuk yıllarında kendisine çok büyük saygı duyduğum Schuster imajı ile bağdaştırmakta hayli zorluk çekiyorum; o derece..

Kamikaze Schuster (Beşiktaş 0-2 İstanbul BB)

İnönü Stadyumu’ nda Beşiktaş ile İstanbul B. B. arasında oynanan STSL ikinci hafta mücadelesini az önce izledim. Maç yazısı falan yazmaya niyetim yok, zira Beşiktaş’ ı yazan arkadaşlar bu maçı zaten enine boyuna tartışacak, analizler yapacak, futbolcu ve teknik adam performanslarını detaylıca masaya yatıracaklardır..

Benim bu maç ile ilgili dikkatimi çeken ve gene bana göre tüm Beşiktaş camiasının sezon boyunca öncelikle düşünmesi gereken bir sorunu olarak gördüğüm nokta, teknik direktör Bernd Schuster’ in oyun mantalitesinden ibaret..

Öncelikle Schuster Türkiye Ligi’ ni bir Portekiz ya da İskoçya ligi segmentinde mi görüyor tam olarak emin eğilim. Zira Real Madrid’ in başındaki bir hocanın La Liga’ da başını ağrıtabilecek kapasitede takım sayısı belki bir elin parmaklarını geçmeyebilir ancak Süper Lig’ de Beşiktaş’ ın hocası olarak görev yapıyorsa kendisini zorlayacak en az on takım olduğunu görmesi ya da birilerinin ona hatırlatması gerekir..

Türkiye’ nin en iyi top yapan takımlarından olmasının yanı sıra kontra atağa da çok etkili çıkabilen ve özelikle büyük takımların başına adeta bela olan İ.B.B karşısındaki Beşiktaş’ ın ilk onbirine bir bakalım..

Cenk, Erhan, Ferrari, Ersan, İ. Üzülmez, Ernst, Delgado, Hilbert, Quaresma, Nihat, Holosko

Koyu fontlar ile belirtmiş olduğum beşli grup defansif açıdan zaafiyeti olan isimlerden oluşuyor. İşin ilginç olan yanı, yedek kulübesinde oturan ortasaha oyuncularından da sadece Necip’ in defansif özelliklere sahip oluşu. Diğer iki isim Guti ve Tabata’ dan ibaret..

Kaleciyi saymazsak sahaya sadece beş defansif adam ile çıkan bir takımın top rakipteyken topsuz oyunda etkili olabilmesini bekleyemezsiniz. Schuster’ in nasıl bir fantezi peşinde koştuğunu bilemiyor olsam da defansif ortasaha popülasyonunun bu derece kısır olduğu bir kadroda bilhassa İ. Toraman dönene dek Necip’ i bir şekilde kazanıp takıma monte etmesi gerektiği kaçınılmaz gözüküyor..

Aksi takdirde bu sene Beşiktaş’ ın gerek galibiyetlerde gerekse mağlubiyetlerde skandal sayılabilecek sürpriz skorlara imza atması kimseyi şaşırtmamalı. Eminim ya da umarım Schuster de bu sorunu en az bizim görebildiğimiz netlikte görüyordur.

Bernd Schuster Beşiktaş’ da


Beşiktaş Kulübü, Mustafa Denizli‘ nin plansız gözüken ayrılığının ardından haftalardır iyiden iyiye çetrefilleşen teknik direktör arayışına son noktayı biraz önce koydu..

An itibarıyle NTVSpor’ da girilen son dakika haberine göre imzalar atılmış. Demirören‘ in takımın başında Denizli varken Schuster ile görüşmedikleri şeklindeki beyanatlarını çürütürcesine hem de.

Nasıl bir performans göstereceği hakkında şimdiden bir tahminde bulunmak güç olsa da Almanlar’ ın “Sarı Meleği” Bernd Schuster artık Beşiktaş’ da..

Beşiktaş camiasına hayırlı olsun..