Etiket arşivi: Şampiyonlar Ligi

Hem Profesyonel Hem Futbolsever


Wilshere’ in twitter adresinde paylaşmış olduğu bu fotoğraf iki gün önce Emirates’ de oynanan ve Arsenal’ in Barcelona’ yı 2-1 yendiği maçın hemen sonrasında çekilmiş. Ellerindeki Xavi ve Messi formalarıyla poz verenler Wilshere ve babası..

Arsenal’ in 19 yaşındaki genç oyuncusu Jack Wilshere’ in profesyonel bir futbolcu olmasının yanında her şeye rağmen bir futbolsever olduğu gerçeğini de gayet güzel sergileyen bir kare olsa gerek..

Fenerbahçe – Young Boys, Demirkol – Sergen

Önce baştan belirteyim, dün akşam oynanan rövanş maçını izlemedim. O saatte CNBC’ de oynayan İspanyol yapımı El Lapiz Del Carpintero (Marangozun Kalemi) adlı 2003 yapımı olan ve faşist Franco döneminde komünist direnişçilere uygulanan zulümü tüm çıplaklığıyla anlatan sürükleyici bir filme kaptırdım kendimi. Hatta yapımı üzerinden yedi yıl geçmiş olmasına rağmen IMDB listesinde filmi 7 puan ile oylayan 208’ nci kişi olma ayrıcalığına dahi eriştim yani!

Tabii aralarda NtvSpor’ u zaplayarak ekran köşesindeki skor tabelasından dakka skor almayı da ihmal etmedim. Maçın devre arasında Mehmet Demirkol’ un, sonundaysa Rıdvan Dilmen – Mehmet Demirkol ikilisinin yorumlarını dinledim. Geçen haftaki maç yazımda bahsettiğim Sergen Yalçın’ ın maçı yorumlamadaki yüzeyselliğine ve dakikalarca nefes almadan konuşuyor olmasına karşın maç ile ilgili kafanızda en ufak bir animasyonun dahi canlanmasına imkan tanımayan sıradan yorumlarına nazaran son derece doyurucu analizler dinledim. Tabii maçın sadece özet görüntülerini izleme şansı bulabildiğim için yapılan analizlerin ne derece objektif ya da rasyonel bir yanı olduğu hakkında net bir fikir sahibi olamasam da Demirkol’ un yorumları sayesinde en azından söz konusu maçı kafamda canlandırabildim..

İşte spor yorumculuğundaki ana doktrin de bu olmalı zaten. Herhangi bir maçı izleme şansı bulamamış bir sporsevere, o maçı kafasında canlandırabilmesine olanak tanıyacak yeterlikte analizler sunabildiğiniz an bu işi iyi yapıyorsunuz demektir. Söz konusu değerlendirmeler sahada oynanan oyunu belki birebir yansıtmayabilir, göreceli olarak kısmen doğru veya yanlış da olabilir ama en azından doyurucu ve açıklayıcı olmak zorundadır. Oysa geçtiğimiz hafta oynanan ilk karşılaşmayı izlememiş olsaydım Sergen Yalçın yorumları eşliğinde o maçın nasıl cereyan ettiği hakkında en ufak bir fikir sahibi dahi olamayacaktım. Öğrenebileceğimiz tek şey Fenerbahçe’ nin berbat bir futbol oynadığından ibaret olacaktı..

Dünkü maçtan bağımsız olarak Fenerbahçe’ ye gelince. Ben kendimi bildim bileli Zico ile geçirdikleri kısa zamanda gösterdikleri başarılı performans süreci haricinde bu takımın ortasahada çalışkan, yaratıcı, agresif ve dinamik bir oyun oynadıklarına neredeyse hiç şahit olmadım. Garip şekilde adeta kendi şahsına münhasır bir “Fenerbahçe ekolü” var ortada ve bu ekolü hangi başkan, teknik adam ya da futbolcu gelirse gelsin bir türlü yıkamıyor nedense..

Inter 2-0 Bayern Münih / Futbolsuz Final

Son yıllarda izlediğim en berbat finaldi kuşkusuz. Benim nazarımda antipatinin doruklarında gezinen, her fırsatta kameralara oynayan ve her gittiği takımda önüne hiçbir teknik adama sunulmayan imkanlar verilerek adeta bir nevi mesih haline getirilen Mourinho‘ nun kazanmasını asla istemiyordum ama maalesef bir şekilde gene zafere ulaştı kibir küpü Portekizli teknik adam..

Şimdi bu yaklaşımımı dileyen kıskançlık ya da hazımsızlık olarak algılayabilir ama şu gezegendeki en değerli kupayı alan bir takımın grup maçları ve Barca’ yı 3-1 yendikleri maç da dahil olmak üzere rakibini domine eden tek bir maç dahi oynamamış olması beni irrite ediyor doğrusu. İstisnasız hemen her maçta topla oynama oranı %30-35 sınırını geçmeyen bir takımın böylesi bir başarı elde ettiğini en son Yunanistan’ ın Avrupa şampiyonu olduğu sene görmüştük sanırım. Kaldı ki o turnuva sonunda Mourinho‘ nun elindeki kadronun onda birine dahi sahip olmayan Otto Rehhagel adeta linç edilmişti dünya basını tarafından. Oysa şimdi görüyoruz ki aynı kösülük futbolun biraz daha hallicesini oynatan (böyle pahalı bir kadroyu zorlasanız da o Yunanistan kadar kötü oynayamaz zaten) Mourinho futbolun ilahı haline getiriliyor pervasızca..

Biz futbolseverlere ŞampiyonlarLigi tarihinin belki de en güdük finalini Porto’ nun başındayken Monaco’ yu 3-0 yenerek kazandıkları maçta yaşatan Mourinho, tam 6 yıl sonra köşe vuruşu dahi kazanamadığı ve maç boyunca gardını almış bir boksör edasıyla köşesinde kendisini savunduğu bir maçta, üzerine gelen rakibinin bıraktığı boşluklardan yararlanarak aradan salladığı iki aparkat ile Van Gaal karşısında kazanmayı bildi. Tabii ki futbolda saldırı kadar savunmanın da ne denli önemli olduğunu kabul ediyoruz mutlaka. Sonuçta bir tarafta Van Buyten ve Demichelis gibi ağır aksak iki stoper varken diğer tarafta Lucio ve Samuel vardı mesela. Bayern’ in sol kanadında hologram misali takılan Badstuber denen faciaya hiç değinmiyorum bile..


İki takım arasındaki fark büyük ölçüde defans hattında ön plana çıkarken bu maçta ofansta da Bayern’ in şanssızlığı ve özellikle Olic‘ in gününde olmayışı skora büyük ölçüde etki etti. Bir de üzerine Milito‘ nun muazzam performansı eklenince Inter adeta nokta atışlar ile maçı aldı götürdü. Robben‘ i sürekli olarak ikili perdelemeyle önlemeye çalışan Inter bunda alabildiğine başarılı olurken bu futbolcuya yoğunlaştığı anlarda zaman zaman defansında açıklar da verdi. Fakat iyi performansına karşın oyundan alınan Hamit‘ in mükemmel pasında kaleciyle karşı karşıya kalan Muller‘ in o net pozisyondan gol çıkaramayışı bana göre maçın kırılma anıydı..

Aslında maçın kırılma anlarından bir tanesi de ilk yarıda maç golsüz eşitlikle devam ederken Inter cezasahasının içerisinde oluşan karambolde Maicon‘ un açık bir şekilde elle oynamasına hakemin veremediği penaltıydı. Yarı finalin uzatma dakikalarında Barcelona’ nın verilmeyen nizami golünden sonra bu pozisyonun da es geçilmiş olması Mourinho‘ yu hangi küresel güçlerin kolladığını düşündürtecek kadar da rahatsız ediciydi bence..

Nihayetinde futbolda netice önemli illa ki. Neticede Inter şampiyon, Mourinho ise en büyük! Fakat diğer yanda ise ben bir futbolseverim. Sonuca ve elde edilen başarıya saygı duyuyorum duymasına ama sevgi ve hayranlık duyamıyorum açıkçası. Hiçbir takımın da elindeki bunca imkana karşın bu şekilde futbol oynayarak şampiyon olmasını istemiyorum. Hele ki işin içine (bana göre) sistemli hakem hataları da eklenince iyiden iyiye rahatsız oluyorum. Bazı romantikler bu durumu futbolun postmodern gerçeklerinden biri olarak göstermeye çalışsa da bunu söylemekten imtina etmiyorum..

Bu arada Mourinho, bir sonraki sene büyük ölçüde Real Madrid’ in başında olacak ve bence tam da hak ettiği yeri bulacak. Başarıyı parayla satın almaktan başka bir sisteme sahip olmayan bir takımın başına bu adamdan daha uygununu bulamazlardı zaten. Ancak şu da bir gerçek ki seneye La Liga’ nın çehresi bir hayli değişecek. Orası kesin..

Yapan Değil Bozan Kazandı (Barca 1-0 Inter)

Dünkü maçı tek bir cümle ile ifade edebilecek türden iki farklı başlık aklıma gelmişti. Bir tanesi “Defans Sanatı” diğeriyse buydu. Ben futbolda defans yapmayı sanat payesiyle ödüllendirmeyi kabul etmeyen biri olarak diğerini uygun gördüm. Her ne kadar Inter’ in maç boyunca ortaya koyduğu insanüstü defansif performansı bir sanat olarak görülecek olsa da ben bir futbolsever olarak kendi adıma böyle sanatın içine ederim arkadaş..

Sonuçta bizler birer futbolseverden fazlası değiliz yahu. Ben aklıselim hiçbir futbol aşığının maçı izlerken “Ulan benim takımım ne de güzel defans yapıyor bee” şeklinde böbürlenebileceğini hiç sanmıyorum. Rakip senin kolunu bükmüş, yüzünün üstüne yatırarak sırtına çullanmış, sana nefes dahi aldırmıyorken “Stoperlerim nasıl da savaşıyor, kalecim ne muhteşem toplar çıkarıyor” gibisinden coşkuyla maç izleyeceklerini de zannetmiyorum..

Dünyada ruh sağlığı iyi durumda olan hiçbir taraftar (mazoşist falan değilse), bir maçın 90 dakika boyunca kendi cezasahasının çevresinde oynanmasını arzulamaz. Gene hiçbir taraftar kendi hücum oyuncularının değil, kendi defans oyuncuları ve kalecilerinin yıldızlaştığı bir maçtan asla keyif almaz. Dolayısıyla taraftarlığı geçtim, herhangi bir futbolseverin hücum yapan bir takımı izlemek ya da desteklemektense defansı mükemmel yapan bir takıma sempati duyuyor olmasını da kabullenemiyorum; yalan yok..

Mesela Mourinho. Bence de dünyadaki en antipatik teknik adamların başında geliyor. Sadece o şımarık duruşuyla da değil, kendini her şeyin üstünde gören narsist demeçleri, megaloman tavırları ve başına geçtiği her takımda istisnasız yapan değil, bozan taraf olması sebebiyle son derece itici bir adam. Burada bozmaktan kasıt, kendi oyununu oynamaktan ziyade rakibinin oyununu bozmak tabii. Hele ki karşısında Guardiola gibi toy bir teknik adam olunca dün akşam çok daha zor geçebilecek bir maçtan tulum çıkarmasını bildi maalesef..

Maç hakkında uzun uzadıya detaylı yorumlara girmeyeceğim ama Inter’in bu zaferinde defansif kurgusunun mükemmelliğinin haricindeki en büyük etkenlerden bir tanesinin Pep Guardiola‘ ya ait ölümcül hataların varlığının etkisi olduğunu düşünüyorum. Hatta daha da abartayım; maçı İlker Yasin‘ in yanında yorumlayan ve ülkemizde “Taiwan malı Fatih Terim” konseptinden öteye gidemeyen Hikmet Karaman, Guardiola‘ nın yerinde Barca kulübesinde olsaydı dün akşam çok daha mantıklı hamleler görebilirdik belki de..

Başlama düdüğünden itibaren oyunu kendi cezasahasının çevresinde kabullenen Inter daha maçın 30 ncu dakikasında 10 kişi kalmasına rağmen hala Toure ve Busquets gibi iki defansif adam ile oynaması ve o dakikalarda yapması gereken müdahaleyi ikinci yarının başında da yapmadan maçı bizim gibi izleyen Guardiola tam bir teknik adam faciasına imza atmıştır. O uzun ve kalıplı Inter savunması arasında boğuşan Ibrahimovic‘ i oyundan alıp iki pırpır forvet tipiyle Inter savunmasını karıştırma düşüncesi her ne kadar bir mantık çerçevesinde değerlendirilebilse de Ibra‘ nın her zaman bir gol şansı olduğu gerçeğini göz ardı etmemesi gerekirdi..

Son bir söz de hakem Bleeckere için. Belki Motta‘ nın ikinci sarı karttan atıldığı pozisyonda da biraz insafsız davranmış olduğunu söyleyebilsek dahi uzatma dakikalarında Barcelona’ nın attığı nizami golü vermeyişi ölümcül bir hataydı. Yaklaşık bir metrelik mesafeden hızla gelen bir topun Toure‘ nin adeta vücudunun içine sokmaya çalıştığı kolouna çarparak Krkiç‘ in önüne düşmesine “elle oynama” kararı vermesi tam bir skandaldı. Hal böyle olunca, maçın başından sonuna kadar kenarda inim inim inleyen ve kıçta durmaz osuruk misali yerinde duramayan Mourinho‘ nun zafer turu da kaçınılmaz oldu..

Bir tespit de şu “İtalyan Savunması” geyiği üzerine yapayım nacizane. Dün akşamki Inter kadrosunda başta hocası olmak üzere sonradan oyuna girenler de dahil tek bir İtalyan oyuncu dahi yoktu. Yani bu “defans harikası” takımın İtalyan ekolünden ziyade Mourinho ekolünden kaynaklandığını söylemeye gerek yok sanırım..

Sonuçta kazanan her daim haklıdır haklı olmasına da her kazanan güzel olmuyor işte. Kimi zaman çirkinler de kazanabiliyor..

Manchester United 3-2 Bayern Münih

Dün akşam oynanan ve Messi’ nin gövde gösterisi yaparak 4 gol attığı Barcelona – Arsenal maçından sonra adrenalini bu derece yüksek ve bol gollü bir maç izleyeceğimi sanmıyordum ama Manchester United – Bayern Münih maçı tek kelimeyle nefes kesti. İlk maçta elde ettiği 2-1 lik skorun avantajına rağmen ilk devrede 3-0 geriye düşen Bayern, ilerleyen dakikalarda bulduğu iki golle yarı finale adını yazdırmayı başardı..

Bayern daha maça ısınamadan ilk 7 dakika içerisinde Gibson ve Nani‘ nin ayaklarından kalesinde iki gol birden görünce oyunun hakimiyeti tamamen United’ a geçiverdi. Özellikle ilk yarıda Schweinsteiger, Ribery, Van Bommel ve Müller son derece silik bir futbol ortaya koydular. Tabii ki bunda United orta sahasının dirençli futbolu ve ilk yarı boyunca sürdürdükleri müthiş presin de etkisi büyüktü..

Sakatlığı süren Rooney fazla etkili olamamasına rağmen kanatlarda Valencia ve 2 gol atan Nani müthiş bir oyun sergilediler. Kendilerini savunmakla görevlendirilen beklerden Lahm vasatın üzerine çıkamazken savunmanın solunda görev yapan Badstuber resmen döküldü. Koskoca Bayern’ de forma giyen Badstuber’ in bu futbolunu gördükten sonra Schalke’ nin Cale’ yi istiyor oluşuna duyduğum şaşkınlık biraz olsun azaldı doğrusu..


Bayern ortasahasındaki isimlerin yeterince etkili olamadığı maçta Robben mükemmele yakın bir performans gösterirken kendisini savunan Evra gibi güçlü bir oyuncuya rağmen United’ ın sol kanadını maç boyunca zorladı ve köşe gönderinden ceza sahasına doğru süzülen topun gelişine vurduğu muhteşem voleyle takımını yarı finale taşıdı. Alman ekibinin diğer golünü atan Olic ise topu saklama ve sırtı kaleye dönük oynama becerisi sayesinde takımına oldukça fayda sağladı..

Ancak şu da var ki maçın 3-0′ dan 3-2′ ye dönmesindeki en önemli faktörlerden biri, United’ ın genç oyuncusu Rafael‘ in acemice gördüğü sarı kartlar sonucunda 50 nci dakikada oyundan atılmasıydı. Bunun yanısıra United ortasahasında görev yapan Fletcher ve Carrick gibi yaratıcı özellikleri neredeyse sıfır olan defansif futbolcuların ofansa hiçbir katkı sağlayamamış olması da bütün hücum varyasyonlarının Valencia, Nani ve Rooney’ nin sırtlarına binmesine sebep oldu..

Bakalım O. Lyon – Bayern Münih yarı finalinden nasıl bir sonuç çıkacak. Açıkçası benim tahminim Barcelona – Bayern Münih finalinin gerçekleşeceği yönünde. Ama Bayern’ in ilk yarıda ortaya koyduğu futbolu dikkate aldığımda Lyon çıkarsa da pek şaşırmam açıkçası..