Etiket arşivi: Şenol Güneş

İyi Oynayan Değil İyi Konuşan Kazanır!

Herşey Aykut Kocaman’ ın Fenerbahçe 9 puan gerideyken “Trabzonspor’ un penaltıları irdelenmeli” çıkışıyla başladı. Sezona büyük umutlarla girilmişken Avrupa’ da ve Kupa’ da hüsrana uğramış, yeni transferlerinden beklediği verimi alamamış, tutunabileceği son dal olan ligden kopma noktasına gelmiş ve kendi camiası tarafından topun ağzına getirilmekten dolayı kaybedecek hiçbirşeyi kalmamış bir teknik adamın can havliyle haykırdığı bir çığlıktı bu. Belki de kısa süre öncesinde hakemleri açık dille tehdit etmiş olan Aziz Yıldırım’ a bir nevi dublaj yapmıştı Kocaman. Her ne şekilde olursa olsun yaratılan bu kaosun Fenerbahçe’ yi mevcut halinden daha kötüye sürükleme şansı yoktu ancak muhatabı Trabzonspor’ un başta liderlik ve sonrasında şampiyonluk olmak üzere kaybedebileceği çok şey vardı. Dolayısıyla derinlerden gelen bu feryada alabildiğine akilane ve soğukkanlı bir cevap verilmeli ya da hiç muhatap alınmayarak ustaca geçiştirilmeliydi. Maalesef Trabzonspor’ un ne yönetimi ne de teknik direktörü ikisini de başaramadı..

Önce Şenol Güneş, Nubar Terziyan’ dan bozma o mülayim mizacıyla taban tabana zıt sayılabilecek abartılı bir Erol Taş tepkisiyle Kocaman’ a gürleyiverdi. Avının tam da istediği kıvama geldiğini gören Kocaman bir anda mağdur ve kırgın çocuk rolüne bürünüverince merhamet konusunda peygamberlere dahi taş çıkartacak potansiyeldeki Şenol Hoca Saracoğlu’ ndaki şu meşhur “barışma” serenomisini sahneledi. Tüm Türkiye’ nin gözü önünde cereyan eden böylesine tansiyonu yüksek bir tartışmanın iki önemli figürünün nasıl bir davranışta bulunacağı merak konusuyken ve futbolcular dahi basında sürekli ısıtılan bu polemiğe kilitlenmişken Şenol Hoca adeta bir suçlu edasıyla üstelik misafir kimliğine karşın kendisinden yaş ve kariyer olarak da geride olan meslekdaşının ayağına kadar gidiverdi. Ancak muhatabının karşılığı hiç de beklediği gibi olmadı. Gölgelerin arasına gizlenmiş olduğu kulübesinden kerhen çıkan Kocaman samimiyetsiz bir ifadeyle elini uzatırken Güneş’ in suratına dahi bakmadı. Bazı “romantik” Fenerliler’ in Şenol Hoca’ ya bu jestinden dolayı sözümona adamlık payesi biçmelerine karşın tam aksi davranışlarda bulunan Aykut Hoca’ ya nedense hiçbir sıfat yakıştıramamaları ortadaki samimiyetsizliğin de bir belgesiydi aslında. Üstelik bu gereksiz ve bir o kadar da içi boş barış gösterisinin ardından iki teknik adamın can ciğer kuzu sarması birer dost haline gelmedikleri gerçeği hemen sonrasında yaşanan artçı polemiklerle de belgeleniyordu ayrıca. Fakat bu hengameden hem puan hem de moral olarak fazlasıyla karlı çıkan taraf Aykut Kocaman’ ın Fenerbahçesi olurken Şenol Güneş’ in Trabzonspor’ u kandırılmış ve küçük düşürülmüş olmaktan dolayı sinirlenen bir insan psikolojisine bürünüyordu. Zira basiretsizce girilen ve beceriksizce yönetilen bu polemik sonrasında hem moral hem de güven kaybı yaşanırken Şenol Güneş’ in Beşiktaş deplasmanında adeta kontrolden çıkmasına sebep olacak kadar ağır bir travmanın kapıları da ardına dek açılıyordu. Hekeme itirazdan Beşiktaş tribününe gönderilen ve orada bir de arbede yaşayan Şenol Hoca katotonik bir ifadeyle her gördüğünden özür diliyor, kendi başkanını dahi çileden çıkaracak bir söylemle tekrar sahaya çıkıp çıkmayacağı hususundaki çekincelerini saçıveriyordu medyaya..

Kısacası Trabzonspor’ un penaltılarının irdelenmesi yönündeki feveranın ardından Fenerbahçe’ nin üç penaltı kazandığı, Trabzonspor’ un ise penaltı kazanmak bir yana A. Gücü ve Beşiktaş maçlarında birer penaltısının verilmediği bir sürece girilmişti artık. Hakemler pek tabii ki her iki takımın da lehine ya da aleyhine hatalar yapmaya devam ediyorsa da Fenerbahçe’nin G. Birliği deplasmanında 4-2 kazandığı maçta kantarın topuzu fena halde kaçınca bu kez ardı ardına aldığı beraberliklerle puan avantajını da yitiren Trabzonspor cephesi yaygarayı basıverdi. Kulüpten yapılan resmi açıklamanın özünde Aziz Yıldırım’ ın Kulüpler Birliği Başkanlığı’ ndan istifası ve hakemlerden adalet isteği yer alıyordu. Bu sert bildirinin yankıları geçmeden “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” sosuna bulanmışçasına gelen bir Beşiktaş desteği sonrasında G. Birliği’ nin de kayıtsız kalamadığı bir kakofoniye dönüşüverdi ortam. Ne de olsa bu tür fevri çıkışlarla prim yapan ve istediğini fazlasıyla alan kanlı canlı taptaze bir Fenerbahçe örneği vardı ortada. Herkesin iştahı kabarmış ve ardı ardına Aziz Yıldırım özelinde Fenerbahçe aleyhine gönderilen basın açıklamaları adeta bir şeytan taşlama ayinine dönüşmüştü..

Fakat özelikle Trabzonspor camiasının önemsemesi gereken ince bir ayrıntı vardı. Sonuçta rakibinin ilk yaptığı çıkışta olduğu gibi kaybedeceği hiç bir şeyi kalmamış bir takım pozisyonunda değildi. Hala liderliğe ve şampiyonluğa en az rakibi kadar ortaktı. Ayrıca bu tartışmaları kamuoyuna dilediği üslupla yansıtan medya, tabiatı gereği Trabzonspor’ un yanında değil aksine tam karşısındaydı. Yani saha ve seyirci avantajı da alenen Fenerbahçe’ nin elindeydi. Daha da önemlisi Fenerbahçe’ nin başında bu tür kaos ortamlarını ustaca yönetebilen, hatta kurgulayabilen Aziz Yıldırım gibi kurnaz ve tecrübeli bir başkan vardı. Kendisi kolaylıkla oltaya gelmeyeceği gibi teknik direktörünün ya da bir başka yöneticisinin kendisinden habersiz bir çıkış yapmasına asla izin vermezdi. Bu durumda sessiz kalmak veya topa aynı sertlikte girmeden ustaca bir manevrayla geçiştirmek en akıllıca hareket olacaktı. Hatta Sadri Şener’ in gereksiz bir şekilde dillendirdiği “Türkiye’ nin dörtte üçü bizi istiyor” söyleminin rahatlıkla “Türkiye’ nin dörtte üçü Trabzonspor’ a yatacak” şeklinde algılanabileceği bir ortamda Fenerbahçe’ yi ülkenin yalnız ama mağrur delikanlısı gibi lanse etmek çok da güç olmayacak, Fenerbahçe camiasının sürekli olarak kendisine biçmeye çalıştığı bu “kahramanvari” model şimdi adeta rakipleri tarafından yakıştırılacaktı. Yani her an geri tepebilecek ters bir çıkış yapılmadığı sürece herşey Fenerbahçe’ nin istediği şekilde cereyan ediyordu..


Olaya Trabzonspor cephesinden bakıldığında tüm bu olanlardan bağımsız perde arkasında başka detaylar da vardı elbette. Kendi teknik direktörünün açık talebine ve kendi başkanının garanti vermesine rağmen devre arasında takıma hepi topu iki kaliteli takviye yapamayan takım yukarıda sayılan sebeplerin de etkisiyle 6 haftada tam 9 puanlık kayba uğramıştı. Kulübün başında hangi teknik adam ya da başkan olursa olsun bir şekilde transfer gündemine sokulan Brozek kardeşler nihayetinde Trabzonspor’ a “kazandırılmalarına” rağmen kadroya girmekte dahi zorlanıyorlardı. Çok akıllıca geçiştirilmesi gereken ve bir çok takımın son derece verim almayı başardığı ara transfer dönemi tam bir fiyaskoydu. Gerek başkan gerek hoca bazında açıkça bir basiretsizlik ve pasiflik örneği sergilenmişti. Dolayısıyla camiaya karşı bir suçluluk ve yetersizlik duygusu hakim olmaya başlamış bu son çıkışın altındaki psikolojik etmenlerin temelleri örülmeye başlanmıştı. Bir de bazı boş beleş andavalların kör değneğini bellercesine sürekli ısıtıp durdukları “Trabzonspor camiası bu baskıyı kaldıramaz” teranesi dillendirilmeye başlayınca soğukkanlı duruşunu asla bozmayan camianın aksine gene başkan ve hoca ekseninde bir kriz yaratılmış oldu. Yani bir anlamda kendi camiasına “Bakın biz sandığınız kadar da pısırık değiliz. Yeri gelince biz de bağırmasını biliriz” mesajı verilmeye çalışıldı..

Neyse efendim, uzun lafın kısası ben bu satırları yazana dek daha önceden de öngördüğüm gibi Fenerbahçe camiasından herhangi bir açıklama gelmedi. Bundan sonra da beklenmedik puan kayıpları yaşamadıkları sürece herhangi bir açıklamanın geleceğini de pek düşünmüyorum. Zira oltaya gelindiğinde, kontrolden çıkıldığında nelerin kaybedilebileceğini çok yakın geçmişteki Trabzonspor örneğinde açıkça gördükleri için sessiz ve serinkanlı olmanın en akıllıca yol olduğunu çok iyi biliyorlar. Çünkü onlar bu tür polemikler ve ayak oyunları ile elde edilmiş şampiyonluk hikayelerini ulvi bir zafer kazanmış general edasıyla gururla anlatan bir başkana da şahit olmuşlardı, benzer oyunlarla kaybettikleri şampiyonluklardan da gereken dersi çıkarmışlardı. Yani her açıdan bize oranla daha tecrübeli olduklarını bildiğimiz gibi medyanın da ağırlıkta olarak onların yanında olduğunu daha önce ispatlamıştık. Dolayısıyla Sadri Şener’ in bence çok erkenden oyuna soktuğu bu topa girmemelerini ben gayet doğal buluyorum. Kimse şimdi Aziz Yıldırım’ a kızmasın. Bu işler böyle yürüyor. Artık öğrenmek lazım..

Büyüklük Değil Şampiyonluk Lazım

Özellikle takım istim üzerinde gitmekteyken bilhassa ulusal basının bize bahşettiği kısıtlı süreler içerisinde sıklıkla kullandığı “Trabzonspor’ un en büyük rakibi kendisidir”, “Trabzon zor bir şehir”, “Taraftar baskısı çok fazla” gibisinden bir takım basmakalıp cümleler vardır. Toplumun bilinçaltına zerkedildikçe gerçekliği metazori bir biçimde de olsa kabul gören bu söylemlerin, Trabzonspor Yönetimi ve Teknik Kadrosu’ nun kaçan şampiyonlukların ardından en kolay bir biçimde kendilerini temize çıkarabilmeleri ve başarısızlıklarına mazeret uydurabilmeleri adına bulunmaz argümanlar da içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Zira karşı cenahtan bu yönde açıklamaların ya da telkinlerin gelmesi, mevcut yönetim, teknik kadro ve hatta futbolcuları zan altında bırakmadığı, sorumluluktan sıyırdığı ve dahası bir anlamda temize çıkardığı gibi elde edilecek her başarının “Camianın mevcut olumsuz yapısına rağmen” gerçekleştirildiği inancını da pekiştirmesi anlamına gelmekte. Hal böyle olunca da psikolojik açıdan tek taraflı bir yıpratma operasyonunun kapısı da ardına dek açılmış oluyor pek tabii ki..
Daha sezon başında kaybedilen iki maçın ardından şimdi kocaman umutlarının sahibi olan hocaları adına “Aykut Kocaman istifa” diye pankartlar açanlar, birkaç ay öncesine kadar şimdilerde yere göğe sığdıramadıkları başkanları için hep bir ağızdan“Yeter Demirören” şeklinde yeri göğü inletenler, devlet erkanına şirin gözükmek adına kendi taraftarına posta koyan bir başkana sahip olanlar ve Aragones, Del Bosque, Rijkaard gibi marka isimleri bir senede adeta maymuna çevirip gerisin geri postalayanlar sanki bizzat kendileri değilmiş gibi laf bizden açıldığında “Trabzonspor camiası çok sabırsız” klişesiyle söze başlayan hödüklerin asıl amacı da bu tabloyu salt Trabzonspor camiasının bir sorunuymuş gibi sunmaya çalışmaktır aslında. Zira onlar da bilirler, bu hezeyanlara Trabzonspor’ un yetkili ağızlarından herhangi bir itiraz gelmeyeceğini ve hatta sahiplenileceğini. İşte ortalıkta böylesi bir riyakarlık dönünce fatura her daim en soyut kavram olan, bilhassa içeride oynanan maçlarda desteği hayli yetersiz olan taraftara ve camiaya kesiliverir haliyle..
Takımın seneler boyunca kronikleşmiş hatta efsaneleşmiş santrfor sorununu ısrarla çözmeyen, beş yıldır takımın gol yükünü tek başına sırtlayan Umut’ un yanına ya da yerine (Almeida, Miller, Altidore gibi) kalitesi belli bir tane dahi golcü transferi yapamayan, bayanlar liginde oynasa bile muhtemelen fizik olarak yetersiz kalacak olan Cale’ nin yerini hala dolduramayan, rakiplerimizin hemen hepsi devre arasında kadrolarına katmış oldukları futbolculardan maksimum katkı sağlamaya başlamışken kendi getirdiği adamları ilkonbire dahi sokmaya cesaret edemeyen acuze bir zihniyet ortadayken tüm sorumluluğu camianın sözümona olumsuz dinamiklerine kesmek en ucuz yol olsa gerek..
Açık konuşmak gerekirse, şampiyon olabilmek adına önce sen elinden geleni yapacaksın, elinden geleni yapıyor olduğuna kamuoyunu inandıracaksın, ondan sonra iç veya dış etmenlerin varlığını ya da olası etkisini sorgulayacaksın. Ekonomik anlamda sana oranla daha zayıf kulüpler bile transfer dönemini senden çok daha etkili isimlerle anlaşarak geçiriyorlarsa, senin transferlerin kadroya girmekte zorlanırken diğerleri gol ve asistlerini sıralamaya başlamışsa, geride kalan dört haftada rakiplerin güçlenmişken sen hala yerinde sayıyorsan ve tüm bu basiretsizliklerin sonucunda uğruna bir kalemde Türkiye Kupası’ nı feda ettiğin ligde ardı ardına 3 maçta 7 puan kaybedip, kendi evindeki son maçta rakip kaleye tek bir şut dahi atamıyorsan dünyanın her yerinde, her takımında kendi taraftarından ve camiandan bir şekilde tepki görürsün. Bunun aksini iddia etmek ya akıl tutulmasıyla ya da samimiyetsizlikle açıklanabilir ancak..
Gene de tüm bu garip garabet tabloya rağmen elimizi kuvvetlendirecek ve şampiyonluk adına bizleri ümitlendirecek malzemeler de yok değil. Bir kere kadromuzun her ne kadar zamanında ve efektif bir biçimde takviye edilmemiş olsa da şu ligde yarışı sonuna kadar götürebilecek kalitede olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta Yattara, Alanzinho, Pawel, Piotr, Mehmet, Ceyhun, Glowacki gibi isimlerin yedek kulübesinde görev beklediği bir takımdan bahsediyoruz. Kısmen de olsa uyum içerisinde olan bir yönetim ve taraftarın büyük çoğunluğunun desteğini arkasına almış bir hocanın varlığı da cabası. Ancak şu ligde başarıya ulaşabilmek adına sadece bunlar yeterli değil tabii ki. Mevcut kadrodan şu ana dek neredeyse maksimum verim alma başarısını göstermiş olan Şenol Hoca’ nın yarış kızıştıkça daha da şiddetlenmesi muhtemel polemikleri ve sonrasında oluşacak kriz ortamlarını ustaca yönetebilmesi de çok büyük bir önem teşkil ediyor..
İşte maalesef nokta transferlerin yapılamaması haricindeki asıl sıkıntımız da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış rakipler, medyanın da gücünü arkalarına almak suretiyle seni şeytani manevralarla tahrik ederek kendi çukurlarına çekmeye çalışıyor. Gerek başkanlar, gerekse teknik direktörler düzeyinde ustaca hazırlanmış polemikler eşliğinde sana tuzaklar hazırlanıyor. Peki sen ne yapıyorsun? Böylesine pervasız bir biçimde ateşlenen psikolojik savaşta denize salınan oltaya balıklama atlamak bir yana, direkt olarak sandala atlıyorsun. Hayati derecede büyük önem taşıyan bir maç öncesinde seni bu polemiğin içine zorla çekerek tüketmeyi hedefleyen bir teknik adamın ayağına adeta özür dilercesine gidiyorsun. Senden onüç yaş küçük olan ve kariyer olarak senin yanına dahi yaklaşamayacak durumda olan o adam seni umursamayarak daha maç başlamadan takımını mental açıdan 1-0 öne geçirmekle kalmıyor, sonrasındaki maçlar öncesinde de ciddi bir mental çöküşü tetikliyor. Tabii bu jest, en fazla seni 2002 Dünya Kupası boyunca en ağır hakaretlerle yerden yere vuranların gönlünü hoş ediyor. Çünkü sen göstermelik birkaç kompliman eşliğinde büyütülürken Trabzonspor tam da onların istediği kıvama doğru geliyor..
Peki ya sonrasında ne oluyor? Sanki daha özel bir yerde buluşup görüşme şansınız yokmuşçasına sırf gösteri olsun misali milyonların gözü önünde ayağına kadar giderek şans dilediğin adam hakkında gene üstü kapalı demeçler vermeye devam ediyorsun. Yüzüne söyleyemediklerini gıyabında zikrederek sahadaki bu gereksiz davranışını “büyüklük” olarak sunmaya çalışan güruhu da çelişkiye düşürüyorsun. Dahası sinirleniyorsun, paralize oluyorsun, motivasyonunu ve gücünü kaybediyorsun. Sen güç kaybederken takımı da beraberinde aşağıya doğru çekiyorsun. Asıl tehlike de burada zaten. Hasmının seni getirmek istediği künde pozisyonuna geliveriyosun bir anda. Ancak gene de bu vaziyetten kurtulmak, kaybedilen özgüveni kazanmak ve tekrardan avantajlı duruma gelmek elimizde. Yeter ki şu kaos anlarını akilane bir biçimde yönetmeyi öğrenelim. Hiçbir şey yapamıyorsak susmayı deneyelim. Tepkisizlik ters tepecek gereksiz ve yanlış bir tepkiden çok daha faydalıdır sonuçta..
Peki aksi halde ne mi olur, kısaca anlatayım. Hak ederek kazandığımız her puana şaibe yükleterek durduk yere ortamı geren Aykut Kocaman Lig Kupası’ nı, kaybettiği her takıma fütursuzca çemkirmekte çekince görmeyen Bernd Schuster Türkiye Kupası’ nı kaldırırken sana gezegenin en mülayim adamı olarak Nubar Terziyan özel ödülünü layık görürler ve gönüllerin mağrur ama gururlu şampiyonu olarak onunla avunur durursun. Milli Takım ya da kendi takımlarının başına geçmen halinde senin hem karizmanı hem de hocalığını itin orasına burasına sokacak olan tayfa tarafından sözümona büyüklük gösterdiğin gerekçesiyle birkaç övgü dolu söz alarak geçiştirilirsin. Ancak şöyle bir gerçek de var ki, Trabzonspor’ un sözümona büyüklüğe değil şampiyonluğa ihtiyacı var. Bırak o büyüklüğü ihtiyacı olanlar kovalasın..

Önce Hoşbulduk, Sonra Hoşgeldin

Fenerbahçe-Trabzonspor maçının ardından kimileri Fenerbahçe’ nin galibiyetinin etkisiyle zafer sarhoşluğu yaşarken kimileriyse Trabzonspor’ un mağlubiyetinin sebeplerini tartışadursun bana göre maçın en önemli hikayelerinden biri de şu sayfalarda çokça methettiğim ve eminim bundan sonra da sıklıkla methedeceğim Şenol Güneş ile Aykut Kocaman arasındaki diyalogdu (monolog da denebilir) şüphesiz..
Zira mülayimlik ve alttan alma hususunda on Münir Özkul gücünde olan, karşılıksız sevgi ve merhamet konusundaysa Nubar Terziyan’ ı dahi gölgede bırakan Şenol Hoca’ nın bu dev maçta, daha öncesinde polemik yaşadığı Aykut Kocaman’ ın yanına kadar giderek kendisine başarılar dilemesi şeklinde cereyan eden ibretlik hal ve hareketlerinin de gündemi bir hayli meşgul ettiğini kabul etmek gerek..
Şimdi iki adım geriye çekilip biraz uzaktan şöyle bir baktığımızda, bu olayı taraftarımızın bir kısmının Şenol Hoca’ nın büyüklüğü ya da adamlığı olarak algıladığını diğer bir kısmınınsa bu davranışı pasiflik veya pısırıklık olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Yani çekilen bu fotoğrafa ya siyah denilmiş ya da beyaz. Diğer renkler bir çok tartışmada olduğu gibi gene görmezden gelinmiş. Gerçi sadece sporda değil, sosyal hayattaki tartışmalar da genelde hep uçlarda gezinmez miyiz? Mesela biri kalkar çarşaf giyene laf eder. Diğeri tutup karşılık olarak minik etekliyi örnek gösterir. Sanki normal bir kıyafet şekli yokmuş gibi. İşte bu da aynı hesap. Birilerinin gözünde Şenol Hoca ya çok büyük bir adam ya da pısırık bir insan. Ortası yok!
Oysa açık konuşmak gerekirse çok sevdiğim ve bir o kadar da saygı duyduğum Şenol Hoca’ nın bu tavrını Trabzonspor’ u alçaltan bir hareket olarak yorumlamasam da büyüklük olarak değerlendirilmesini de son derece yersiz buluyorum. Hatta takıma böylesi tansiyonu yüksek bir maç öncesinde dolaylı yoldan olumsuz etki ettiğini düşünüyorum. Neden mi? Dilimin döndüğünce açıklayayım..
Bir kere herşeyden önce Şenol Güneş on yıllık teknik direktörken kendisi hala futbol oynayan Aykut Kocaman’ dan tam onüç yaş büyük. Ayrıca son derece başarılı kariyerinde meslekdaşının hayalini dahi kurmakta zorlanacağı bir Dünya Kupası üçüncülüğü ve dahası var. Üstelik aralarındaki tatsızlığa sebep olan polemiğin fitilini ilk olarak ateşleyen de kendisi değil. Hepsinden de ötesi Şenol Hoca orada bir misafir. Yani Aykut Hoca evsahibi. Daha açık bir ifadeyle, bizim kültürümüzde çok önemli bir yer tutan ve bana göre insan ile diğer canlıları ayıran en önemli özelliklerden biri olan evsahipliği görevini gerçekleştirmekle mükellef olan taraf Aykut Kocaman’ dan başkası değil..
Fakat o gece Saracoğlu’ nda ne oluyor? 1500 yıl önce yaşamış olsa muhtemelen bir evliya olacağını tahmin ettiğim Şenol Hoca, evine kadar gelen bir misafire kuru bir “Hoşgeldin” diyebilmekten dahi aciz bir adamın ayağına kadar gidiyor, kulübesinin önünde bekliyor, kendisinin suratına dahi bakmaksızın asık bir yüz ifadesiyle kerhen elini sıkan meslekdaşına bir nevi “Hoşbulduk” diyor. Bu hareket Şenol Hoca‘ nın gezegendeki en naif ya da en kibar insanlardan biri olduğunu gösterebilir belki ama büyüklüğünü ne yazık ki göstermez. Büyüklük nasıl olurdu, onu da nacizane söyleyeyim..

Misal Şenol Hoca bir misafir teknik adam olarak sahaya gelirdi. Seremoniden sonra yerine gider Aykut Kocaman’ ın onun yanına gelmesini beklerdi. Aykut Hoca yaklaşırken yerinden kalkıp elini sıkarak onu affettiğini söylerdi. İşte büyüklük tam olarak bu olurdu. Şayet Aykut Hoca gelmeseydi, asli görevi olan bu misafirperverliği yapmasaydı küçülen Şenol Hoca değil gene bizzat kendisi olacaktı. Ancak Şenol Güneş bu fırsatı maalesef iyi kullanamadı. Yapmış olduğu son derece gereksiz ve karşılık dahi bulmayan bu kompliman, günlerdir medyanın gündemine yerleşen polemikle beslenen her iki takım futbolcularının psikolojilerine de aynı şekilde sirayet etti. Çünkü bu çarpık tablo ve dahası bu nezaketsizlik futbolcuların da gözü önünde gerçekleşmişti. Dolayısıyla iki teknik adamın maç öncesindeki ruh hali takımların ilk yarım saatte ortaya koydukları futbola da birebir yansıdı. Bir tarafta başı önde, mazlum ve çaresiz bir Trabzonspor dururken, diğer tarafta kendine aşırı güvenen, agresif, hatta pervasız bir Fenerbahçe vardı..
Lakin sevgili Şenol Hoca‘ nın maç öncesindeki göz yaşartan sevgi pıtırcığı ruh hali maçtan sonra da devam etti. Hayatı boyunca inisiyatif alınması söz konusu dahi olmayan ve sürekli emir altında yaşamanın kanıksandığı bir mesleğin içerisinden gelmesine rağmen kendisine böylesi önemli bir maçta inisiyatif kullanması yönünde yetki verilen, maç içerisinde eyyamın dibine vuran kararlarıyla karşılaşmayı adeta kendi kişisel şovuna dönüştüren bir hakemi sahanın yıldızı ilan etti..
Şimdi ben bunları yazdım diye kalkıp “Zamanında Şenol Hoca’ yı öve öve bitiremiyordun. Şimdi bir Fener’ e yenildi diye başladın eleştirmeye” kıvamında mızırdanacak olanlara cevap vermeyeceğim. Şenol Güneş benim gözümde asla eleştirilmesi söz konusu olmayan bir mesih olmadığı gibi birilerinin öngördüğü gibi aciz bir kişilik de değildir. Burada bana göre rakibiyle girmiş olduğu polemiği iyi yönetememiş ve bir anlamda rakibinin tuzağına düşmüştür. Bu anlık zaafiyet onu kötü hoca yapmaz, hele ki kötü adam hiç yapmaz ama belki kötü bir stratejist yapabilir. Artık önemli olan bundan sonrasında oluşması kuvvetle muhtemel krizleri akilane bir biçimde yönetmek. Sonuçta hepimiz biliyoruz ki başarıya giden yol hiç de tekin ve temiz bir yol değil..

Teofilo’ nun Yükselişi Şenol Hoca’ nın Dehasında Gizli

Geçtiğimiz sezon boyunca hayli tartışılmıştı Teofilo. Hatta bilhassa bendeniz tarafından sıklıkla eleştirilmiş ve büyük bir transfer hatası olduğu yönündeki endişelerimi açığa vuran onlarca yorumuma maruz kalmıştı. Peki bu kısa sürede ne değişmişti de Teofilo o birkaç ay öncesine kadar bizi ümitsizliğe sürükleyen görüntüsünün tamamen dışına çıkarak takımına hem oyunsal hem de skor bazında katkı yapan bir silah haline dönüşüvermişti? Böylesine somut bir gelişimi salt mental sebeplere ya da bu ülkenin havasına, suyuna, kebabına alışmış olduğu sanrısına bağlayabilir miydik gerçekten de? Ben kendi adıma bu derece basite indirgenmesini, dolayısıyla arkasında yatan çok daha bilimsel, teknik ve bir o kadar da spesifik sebeplerin bir nevi görmezden gelinmesini alabildiğine kolaycı bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum doğrusu..
Tabii ki ortaya bir tez atıyorsak altını da doldurmak gerekiyor. Önce Teofilo’ nun ilk patlamasını yapmış olduğu Süper Kupa Finali’ nden başlayalım. Şenol Hoca’ nın bu sene düşündüğü hücum formasyonunda çok önemli yer tutan Yattara, Jaja ve Umut gibi silahlardan yoksun biçimde Bursaspor karşısında çıkan takım, Teofilo’ nun atmış olduğu üç golle maçı kazanmıştı. O maç sonrasında Teofilo dahi kendi ağzından yayınlanan röportajda hocasına ilk yarıdaki yetersiz performansına rağmen kendisini sahada tuttuğu gerekçesiyle teşekkür etmişti. O gün ben de tribündeydim. Gerçekten de etkisizdi Teo, ancak attığı gollerle görevini fazlasıyla yapmıştı sonuçta..
Derken Süper Lig başladı. İlk maç A. Gücü deplasmanıydı ve sahaya sürülen ilkonbir hücum ağırlıklı bir kadro değildi. Teofilo dahil takımın tüm hücum gücü gene etkisizdi. Ta ki önce Yattara ve sonrasında Umut’ un oyuna girmesine kadar. Sağda Yattara soldaysa Umut ile A. Gücü defansının tüm dengelerini alt üst eden Trabzonspor Umut’ un iki asistinde topların boş kalaye itilmesi neticesinde galip gelebilmiş ve Teofilo gene görevini layığıyla yapan bir santrfor kimliğine bürünüvermişti..

Ardından sıra Fenerbahçe’ ye gelmişti ki bu maç takımın hücum gücünün etkinliği konusunda çok daha yararlı bilgiler edinmemize yardımcı olacak kapasitede bir karşılaşmaydı şüphesiz. Bu maçta hücum hattında Teofilo’ nun yanında Umut ve Jaja yoktu, Alanzinho ve Yattara ise aynı anda sahadaydı. Teofilo bu maçta gol atamadığı gibi çok efektif bir oyun da ortaya koyamamıştı. Fakat ilk yarıda son derece formsuz olan Alanzinho’ nun yerine Umut’ un oyuna dahil oluşunun ardından Trabzonspor ikinci yarıda adeta farkı kaçıran bir oyun ortaya koyarak rakibini sürklase etmişti..
Liverpool’ a içeride attığı tek gol dışında iki maçta da takımın geneli gibi vasat bir oyun ortaya koyduğunu düşünecek olursak Antalyaspor karşısında hafif sakatlığı sebebiyle görev alamayan Teofilo’ nun son sınavıysa Sivasspor’ a karşı olacaktı. Şenol Güneş’ in son haftalarda ısrarla üzerinde durduğu “ultra ofansif” kadrosunda Colman’ ın haricinde Jaja, Umut ve Yattara ile aynı anda sahadaydı Teofilo. Özellikle Yattara’ nın ve ardından oyuna dahil olan Alanzinho’ nun adeta şov yaptığı bu karşılaşmada Teofilo da gardı çoktan düşmüş rakibe iki gol atmakta hiç zorlanmamıştı doğal olarak..
Şimdi sadete gelelim. Yukarıda fazlaca yorum içermeden elimden geldiğince somut örneklerle yapmış olduğum değerlendirme ışığında Teofilo‘ da gözlemlenen bu ani gelişimindeki asıl etkenin Şenol Hoca‘ nın taktik dehasında ve futbolcularından maksimum verim alabilme yetisinde saklı olduğunu düşünüyorum ben. Sonuçta benim de kendisini eleştirirken sıklıkla üzerinde durduğum hava hakimiyeti, sürat, çeviklik ve fiziki açıdan bir takım yetersizlikleri konusunda gözle görülür bir aşama kaydetmemiş olmasına rağmen kazanmış olduğu bu ivmenin mantıklı bir açıklaması olmak zorundaydı..

Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısı boyunca gerek ilkonbirde görev aldığı gerekse sonradan oyuna girdiği istisnasız tüm maçlarda iki stoper arasında sıkışıp kalan ve bırakın skor üretmeyi gol pozisyonuna girebilmekte dahi zorlanan bir futbolcunun bu sezon farklı bir görüntüye bürünmesindeki asıl etken Şenol Hoca‘ nın yeni hücum ağırlıklı kadro formasyonundan başkası değildir. Sol çizgide Umut‘ un İspanya’ daki Villa‘ nın kullanılış biçimine benzer bir dış forvet şeklinde kullanılması, sağ kanatta Yattara‘ nın müthiş formu ve hemen arkasında değişmeli olarak görev alan Alanzinho ile Jaja‘ nın yaratıcıklarına Selçuk Colman ikilisinin de oyun zekaları eklendiğinde Teofilo çok daha rahat bir hareket alanı bulabildi kendisine. Artık onun yetersiz olduğu özellikler sahada kamufle edilirken asıl maharetlerini sergileyebilme yönünde alabildiğine özgür bir ortam sağlanıyordu. İleriye gönderilen uzun topları alıp ayağında bekletmeden sağına soluna servis edebiliyor, rakip defansın odaklanmakta güçlük çektiği diğer ofans oyuncularının varlığı nedeniyle daha geniş bir alanda oynayabiliyor, gerektiğinde bir ortasaha oyuncusu gibi orta yuvarlağa kadar gelerek hücuma zenginlik katabiliyordu artık..
İşte Şenol Hoca açıkça bunu başarmıştı. Kullandığı tek taşla hem Teofilo‘ yu kısmen de olsa kazanmış hem de kendisiyle adeta rakipmiş gibi gösterilen Umut‘ un sırtında birikip duran gol stresini üzerinden alarak onu taraftarın zihnine yerleşen “bal yapmayan arı” yakıştırmasından arındırmıştı. Bu gelişim, hakkının verilmesi gereken bir teknik adam dehasıydı ve görmezden gelinerek basit duygusal çıkarımlar ile harcanmasına gönlüm razı olamazdı doğrusu..

Şenol Hoca’ dan Schuster Mantalitesi

Brezilyalı Jaja’ nın takıma adapte edildiği Antalyaspor maçından sonra kendini göstermeye başlayan bir eğilim olsa gerek bu. Dörtlü savunmanın önünde defansif adam olarak sadece Selçuk’ u bırakıp onun yanında ve önünde ofansif gücü yüksek 5 oyuncu kullanan Trabzonspor, muhtemelen bu akşam da Sivas karşısında aynı sistemi deneyecek gibi gözüküyor..
Selçuk’ un hemen yanıbaşında defansif yönü ofansif yönünden biraz daha zayıf olan Colman’ ı görevlendireceği anlaşılan Şenol Hoca’ nın hemen önlerinde Jaja’ yı gene serbest olarak oynatacağını düşünürsek sağ kanadı Yattara’ ya sol kanadıysa Umut’ a emanet edeceğini tahmin edebiliyoruz. En öndeyse son haftaların formda futbolcusu Teofilo oynayacak gözüküyor..
Ceyhun’ un son haftalardaki formsuzluğuna, Engin’ in hazır olamaması ve Barış’ ın tecrübesizliği de eklenince Şenol Hoca’ nın bu tür bir formasyon düşüncesine girmesini anlayışla karşılamak gerekir tabii. Sonuçta kazanır ya da kaybederiz; bir şey diyemem ancak bu akşam bol pozisyonlu ve keyifli bir maç izleyeceğimizden eminim kendi adıma..
Bu karşılaşmada takım savunması açısından bazı sıkıntılar yaşayabilmemiz ihtimalinden de hareketle maçla ilgili en büyük çekincelerimden bir tanesi de, gelişecek Sivasspor akınlarının büyük bir çoğunluğunun en zayıf gözüken sol kanadımızdan gerçekleşmesi olasılığıdır. Umarım Cale bu akşam göstereceği performansla beni yanıltmayı başarır ve kazanan taraf biz oluruz..