Etiket arşivi: Taraftar

Aidiyetsiz Taraftar Kompleksi

Son zamanlarda Trabzonspor üzerinden Trabzon halkına ve şehrine karşı gelişen önyargılı tutum beni fazlasıyla rahatsız etmeye başladı. Hani şu salt kupkuru bir taraftarlık psikolojisi ve hiçbir temele dayanmayan içi bomboş bir aidiyet duygusuyla beslenerek karşısındakini hor görerek tepeden bakan, bununla da yetinmeyip anlamsızca böbürlenen enteresan ruh hali hakkında zamanında Bordomavi.net sitesine yazmış olduğum bir yazıydı, burada da dursun istedim..

Yahu tamam.. Anadolu’ nun herhangi bir ücra köşesinde oturan ya da 3-5 sene öncesinde İstanbul’ a göç etmiş bir adamın, ömrü hayatında Fenerbahçe Burnu’nda bir bardak çay içmeden, Beşiktaş sahilindeki bir bankta oturmadan, Galatasaray Adası’ nın İstanbul’ un hangi köşesinde olduğunu dahi bilmeden “Kraldan daha kralcı” bir aidiyet duygusuyla 3 büyük takımdan bir tanesine gönül veriyor olmasını anlayışla karşılarım. Sonuçta mecbur değildir yani kendi memleketinin güdük kalmış takımını zoraki tutmaya ve o takımın taraftarı olmaya. Gerçi kendi şehrinin takımının o hallerde oluşunun sebeplerinden bir tanesidir de aynı zamanda, bu “Güce tapan ruh hali” ya; neyse..

Mesela kendimden örnek vereyim. Aslen Trabzonluyum. Memleketime fırsat buldukça gidiyor olsam da İstanbul’ da doğdum ve büyüdüm. Hayatım Kadıköy civarında geçmiş olmasına rağmen şu bünyeye Fenerbahçelilik ruhu sirayet etmedi. Peki ben şimdi bununla anlamsızca gurur duymalı mıyım? Tabii ki hayır. Bu sadece benim çocukluk yıllarımda Trabzonspor’ un kazandığı başarıların da etkilediği kendi seçimimden ibaret. Belki de tuttuğum takımın isminin kafa kağıdımın arka yüzünde de yazıyor oluşundan tetiklenen bir nevi şanslılık psikolojisidir en fazla. Fakat taraftarı olduğum küçük bir şehir takımının bir Dünya markası haline gelmesinden, sadece Trabzon’ dan değil ülkenin ve hatta Dünya’ nın çeşitli şehirlerinden de taraftarlara sahip tek Anadolu takımı olmasından beslenen kibirli anlayıştan gene de uzağım yani..

Lakin gel gör ki, ortalıkta öylesine garabet ve etnik ayrımcılığa dayalı bir taraftarlık anlayışı gelişmeye başladı ki insan söylemeden geçemiyor. Konuşmaya başlayınca ağzında ayı güreşiyormuş gibi sesler çıkaran, Yattara kadar dahi düzgün bir Türkçe’ ye sahip olmayan ama mevzuu Trabzonspor üzerinden Trabzon’ a giydirmek olduğunda, üstelik kendisiyle uzaktan yakından alakası olmayan“İstanbul jargonu” üzerinden aşağılayıcı tabirler kullanan insanlardan asla haz etmiyorum. Böylelerine rastladığım anda hiç de acımadan anında aynayı suratlarına tutuveriyorum. Aynaya bakıp da acı gerçekle yüzleştiklerinde karşımda ezilip, büzülüveriyorlar tabii; orası ayrı. Ama insan dayanamıyor işte.. Hani tuttuğun takım bizi yener; dalganı geç. Şampiyonluk ya da taraftar sayın bizden fazladır; ona da eyvallah. TS takımını, başkanını, futbolcusunu, teknik adamını gerekirse yerden yere vur; hadi bir yere kadar ona da tamam. Ama kendi durumunu, kökenini adeta gizleyerek TS taraftarına ve hatta topyekün o yörenin halkına çemkirmek size mi düştü yahu? Bu hamasetinizin sebebi kendi memleketinizden bırakın böylesi marka bir takımı çıkarabilmeyi, kıçıkırık bir folklor takımı dahi çıkaramamış olmanız mıdır acaba? Hem sonra hadi biz Trabzonluyuz, Karadenizliyiz, lümpeniz, cahiliz senin gözünde.. Ya siz kimin nesisiniz peki? Madem takım olgusunun dışına çıkarak etnik köken üzerinden futbol konuşacağız; peki ya sizin memleketiniz nere? Yoksa kütüğünüzde İstanbul takımlarından birinin adı mı yazıyor? Çekinmeden yazıverin şu memleketinizi de oldu olacak bir de orayı masaya yatıralım. Bakıp inceleyelim o yörenin futboldaki yeri nedir, halkının ne türden davranış şekilleri vardır görelim bari. Bu nasıl kör bir şovenizmdir be arkadaş? Sağlıklı düşünen ve aklı başında bir insanın, doğduğu şehir, hatta doğduğu ülke sebebiyle dahi böbürlenip durmasının anlamsızlığını kabul eden bir vatandaş olarak bırakın milliyetini, kuru kuruya tutmuş olduğu bir takım ile bu derece kibirlenip karşısındakine böylesi bir aşağılık kompleksiyle yaklaşan taraftar psikolojisine resmen kıl oluyorum; yalan yok..

Ciddi ciddi bize atılmaya çalışılan cakaya bir bakın. Yahu içime sindirebilsem 5 dakka içinde Fenerli de olurum, Cimbomlu da. Bu mudur yani? Marifet mi şimdi bu? Doğuştan gelen ya da salt özel bir kesime bahşedilen ulvi bir özellik mi? Bununla mı hava atıyorsunuz bize arkadaş? Hayatında tutmuş olduğunuz takımın stadını bile görmeden her fırsatta övüyor, Trabzon’ u bir kere dahi görmeden alabildiğine sövüyor olmanız dahi bu trajikomik durumun yanında sönük kalır.. Yok yani.. Gören de sanacak ki, bu tip elemanlardan biriyle beraber kendi tutmuş olduğu takımın kulübüne aynı anda taraftarlık başvurusu yapmışız da o yeterli gözükürken biz yeterli görülmeyip kabul edilmemişiz. Muhabbete bak.

Bir de şöyle iblis tipler var ki, onlar da ayrı vaka. Nedenini çözemediğim bir şekilde Trabzon taraftarına ve daha da ötesi halkına karşı hakir görücü söylemlerde bulunabilmek adına salt kuru bir “TS taraftarı” etiketiyle ağzına geleni söylemekten çekinmeyen sözde taraftarlardan bahsediyorum. Aslen Trabzonlu olmamasına rağmen Trabzonspor’ a bir şekilde gönül vermiş olan renkdaşlarımın taraftarlığını kendi taraftarlığımdan on kat daha değerli gören biri olmama rağmen bu zihniyetteki insanların samimiyetlerine asla inanmıyorum. Ulan size mi düştü koca şehrin insanını genelleyerek karalamaya çalışmak. Bunu İstanbulluspor taraftarları ve medyası alabildiğine yapıyor zaten. Peki siz kimlerin yalakalığını yapıyorsunuz yahu? Özeleştiri mi şimdi bu? Hadi oradan..

Son olarak..

Bizler Trabzonspor taraftarı olarak kimselerin göstermelik merhametine, pohpohlamasına, işine gelmediğinde yerin dibine sokup keyfi yerine geldiğinde “Ama biz sizi severiz yahu” şeklindeki boş beleş muhabbetlerine muhtaç değiliz. Biz Trabzonspor olarak bu saygıyı birilerinin lütfuyla, kayırmasıyla ya da sözümona hoşgörüsüyle değil, bileğimizin hakkıyla söke söke kazandık..

Bu da böyle biline..

Adam Gibi Adam Olmak


Bazı güzel sözler vardır ya hani..

Aynı kişiye gereğinden fazla sıklıkta söylediğinizde ilk seferki etkisini yavaş yavaş yitirmeye, hatta zamanla etkisini yitirmeye başladığı gibi anlamını ve değerini de kaybederek gittikçe sıradanlaşmaya başlar.

Bir de bazı güzel sıfatlar vardır hani..

O sıfatlar da bu payeyi gerçekten hak eden kişiler için değil de liyakatsiz kişiler hakkında kullanıldığında tüm anlamını ve değerini yitiriverir..

İşte Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmenin de pek bir önemi ve ayrıcalığı kalmadı maalesef..

Başarılı sayılabilecek tek bir sezon haricinde Trabzonspor’ a tarihinin en utanç verici futbolunu oynatan, takımı soyunma odasındayken yüz üstü bırakıp kaçan, içerisinden yetiştiği kulübün kapısında yıllar yılı yatmış olmasına rağmen bir kere dahi yüzüne bakılmayan, alt lige postaladığı onca takımın varlığı ortadayken ikinci büyük şansını gene bu kulüpte kazanan ama kendisine sunulan tüm bu olanaklara rağmen arkasında koca bir enkaz bırakarak görevinden ayrılan bir teknik direktöre verilmişti ilk olarak bu paye..


Şimdiyse bu sıfat salt Trabzonlu olduğu ve sırf rakibimiz Galatasaray’ a çemkirdiği için sıradan bir devlet görevlisine layık görüldü. Hem de adına stadyumda pankartlar açılarak. Üstelik kafa kağıdında Trabzon yazmasına rağmen, üstlerine yaranma dürtüsü gönül verdiği takıma olan sevgisini bastırmış olan bir Galatasaray kongre üyesine yakıştırıldı bu sıfat..

Şimdi Trabzonlu ve aynı zamanda Trabzonsporlu Soner olarak soruyorum buradan..

Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmek bu kadar kolay mı?

Söz konusu kişilere böylesine ulvi bir sıfatı hem de Trabzonspor taraftarları adına gönül rahatlığıyla bol keseden dağıtabilen bu zihniyet bir Şenol Güneş, bir Dozer Cemil, hatta bir Kazım Koyuncu gibi gerçek anlamda değerli insanların haklarını vermeleri gerektiğinde nasıl bir söz bulup da kullanacak?

Adama sormazlar mı “Hiç mi adam görmediniz?” diye..

Daha da kötüsü; sıradaki adam gibi adamınız kim olacak acaba?

Taraftar İcraat Bekliyor


Şayet bu transfer sezonunda da başta forvet olmak üzere ihtiyaç duyulan mevkiilere 3-4 nokta transfer yapılmadığı takdirde Trabzonspor Yönetimleri‘ nin bu ligde şampiyon olmayı gerçek anlamda istemediklerinden emin olacağım artık. Oyunsal anlamda başarılı bir sezon geçirdikten sonraki istisnasız her sezon öncesinde, yani neredeyse bütün otoritelerin şampiyonluk yolunda en fazla şans verdikleri takımların başında gelmeye başladığı her dönemde o birkaç transfer hiçbir zaman yapıl(a)mıyor her nedense..

Yönetim’ in elinde Türkiye Kupası’ nı kazanmış, ligin son haftasında birçok kesimin işkemdesinden ürettiği komplo teorilerini çürütürcesine şampiyonu değiştirip Anadolu’ nun kendisinden başka bir takımı da şampiyon olarak çıkarabilmesini sağlamış, Şenol Güneş‘ in gelişinin ardından ligin ikinci yarısında en fazla puan toplayan takımlarından biri haline gelmiş ve yaş ortalaması hayli genç bir kadro var sonuçta. Bu kadronun mevkiisel bazdaki temel ihtiyaçlarını belirlemek için futbol uleması olmaya da gerek yok. Trabzonspor’ a uzak ama futbola yakın hemen herkes dahi bu eksiklerin farkında zaten. Peki şu takımın kurulması yolunda harcanan onca para ve emeğin taçlandırılması adına son derece büyük önem taşıyan o son hamle neden gelmiyor?

Belki bu transfer sezonunda bir ilk olacak ve o beklenen büyük adım bu sene gerçekleşecektir de. Fakat gelişmelere, transferde adı geçen isimlere baktığımızda o vizyonu bir türlü göremiyoruz maalesef. Ligdeki rakiplerimiz var olan kadrolarını daha da güçlendirme operasyonlarına imza atarken biz hala Sadri Şener‘ in Fenerbahçeli Semih transferiyle ilgili etik değerlere bağlılığı konusundaki göz yaşartıcı “hassasiyetini” izliyoruz. Forvet için düşünülen diğer isimler ise bizimle anılana dek kimselerin haberdar olmadığı futbolcuların ötesine geçemiyor nedense..

Sadri Başkan eylül ayını beklemeyeceklerini ve yeni futbolcuların kamp dönemine yetişeceğini söylemiş olsa da gelişmeleri takip ettiğimizde en azından şu ana dek bir kararlılık göremediğimiz kesin. Muazzam bir kararlılık örneği gösterdikleri tek futbolcu, gönderilen Song‘ dan sadece 3 yaş genç olan Glowacki‘ den ibaret şimdilik. Bu futbolcu hakkında her ne kadar önyargılı bir tutum izlemek istemiyor olmama rağmen Yönetim’ den benim beklediğim o “son hamle” kriterlerine de en azından vizyon açısından pek uygun görmüyorum açıkçası..

Gerçi vizyon açısından son derece olumlu bulduğum ve transfer edildiğinde hayli büyük umutlar beslediğim ama sonrasında berbat bir performans göstererek tarihimizin en acı kazıklarından biri haline gelen Teofilo konusunda büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak yanılgıya düşmüştüm. Umarım Yönetim‘ in transfer stratejisi ve Glowacki konusunda da yanılan taraf gene ben olurum..

Önce Hizmet Sonra Kombine


Her yeni sezon öncesinde bazı yöneticilerin sıklıkla dile getirdiği bir mevzuudur şu kombine biletler ile ilgili söylemler. Kombine biletlere taraftarın ilgisinin fazla olmadığı zamanlardaysa genellikle serzeniş şeklinde cereyan eder. Bu demeçler vasıtasıyla taraftarın dikkati çekilir, taraftarlık bilinci hatırlatılır ve hatta yeni yapılacak transferlerin gerçekleşmesi olasılığı dahi kombinelere gösterilecek alakayla ilişkilendirilir. Yani amiyane tabirle “Madem icraat bekliyorsunuz, önce paraları görelim” mesajı verilir. Yapılması beklenen yeni transferlerin yanısıra verilmesi zorunlu hizmetler dahi taraftarın sırtına ve onların taraftarlık sorumluluğuna yükletilir bir anlamda..

Bir kere bu zihniyetin, ne günümüzün ekonomik ve iktisadi gerçekleriyle ne de mantık çerçevesinde açıklanabilecek hiçbir tarafı olmadığını belirteyim kendi adıma. Sonuçta bu kulüpler her ne kadar sportif faaliyet gösteriyor olsalar da, gelir-gider dengeleri olan, kar-zarar tabloları bulunan ve ticari faaliyetler de göstererek profesyonelce yönetilen oluşumlardır. Bu durumda taraftarlar da var olan takım sevgilerinin yanısıra hiçbir ticari kazanım imkanları olmayan ve söz konusu kulüplerin müşterisi durumundaki olgulardır. Bu somut gerçek açık ve net bir biçimde ortada olmasına rağmen sporseverlerin kendi takımlarına duydukları sadakatin her sezon başında bu türden demeçler ile pervasızca sorgulanıyor olmasını asla kabullenemiyorum..

Oysa bu devinimin tamamen aksine işlemesi gerekmiyor mu? Burada ilk hamleyi yapması gerekenlerin taraftarlar değil de kulüpler olması gerektiği açıkça ortada değil mi? Yani dükkanlarının vitrinlerine müşterileri çekecek ürünleri koyması gerekenler kulüp yöneticileridir tabii ki. Hele ki bir önceki sezonu açık ara şampiyon bitirmiş olan kulüpler dahi her yeni sezon öncesinde taraftarının ilgisini cezbeden ve onlara heyecan veren transferler yapma zorunluluğunu hissederken, ilk hamleyi taraftardan bekleme aymazlığı alabildiğine antipatik bir yaklaşım olsa gerek..

Mesela Fenerbahçe Kulübü, Saracoğlu Stadyumu’ nun son derece modern bir görünüme kazandırılması sonrasında kombine satışlarında muazzam bir artış trendi yakalamıştı. Çünkü önce hizmet kalitesini, sonrasındaysa doğal olarak satışı artırmışlardı. Hatta Trabzonspor‘ da Albayrak ve Şener Yönetimleri’ nin ilk dönemlerinde gerçekleştirdikleri taraftarları fazlasıyla heyecanlandıran transferler de buna benzer olumlu bir etki meydana getirmişti. Dolayısıyla buradan şunu net bir şekilde görüyoruz ki, Kulüp Yönetimleri’ nin taraftarın ilgisini çekmeye yönelik yapmış oldukları bütün yatırımların karşılığı kendilerine bir şekilde dönmektedir. Yani parasını peşin verdikten sonra hizmet beklemek durumunda olan taraftara nazaran mali risklerinin alabildiğine düşük olduğunu dahi söyleyebiliriz rahatlıkla..

Sonuç olarak, yeni transferler ya da hizmet içeren bir takım hamleler yapılsa da yapılmasa da taraftarlık yükümlülüklerini kayıtsız şartsız yerine getiren ve takımlarına büyük bir sadakat ile bağlı olan bir çok taraftarın varlığını görmezden gelmesek de taraftarın bu karşılıksız sevgisinin bu şekilde suistimal edilmesini de uygun bulmuyorum kendi adıma.

Her ne kadar “İstediğim şu oyuncular getirilmezse kombine almam” ya da Şu futbolcudan kurtulmadığımız sürece tribüne gitmem” tepkisini de pek sağlıklı bulmuyor olsam da kısacası, önce Yönetimler kendilerine düşen görevi layığı ile gerçekleştirecek, sonrasını taraftardan bekleyecek..

Kim Takar Bu Yasayı!

Bu sezon özellikle Diyarbakırspor maçlarında çıkan tribün olayları neticesinde TFF ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı, Şiddet Yasası’ nı yürürlüğe koymak için düğmeye basmış. Söz konusu yasa önce Bakanlar Kurulu’ nun onayını aldıktan sonra TBMM tarafından da değerlendirilip yürürlüğe girecekmiş. Bu tasarı hazırlanırken de Hollanda ve İngiltere’ de hali hazırda uygulanmakta olan modellerden alıntılar yapılmış. Onay bekleyen yasanın ana başlıkları aşağıda gözüküyor..

Statlara yasak madde sokmak ve kullanmak: 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakalardan men, 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası.

Çirkin ve kötü tezahurat: 2 yıldan 4 yıla kadar men, 5 bin liradan 10 bin liraya kadar para cezası.

Maçlarda yasak alana girmek: Tribünlerden oyun alanına giren kişiye 2 yıla kadar müsabakalardan men, oyunun durmasına neden olanlara 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakalardan men cezası.

Yasak beyan ve demeç: 100 bin liradan başlayan para cezası.

Dini ve etnik ayrımcılık: 3 yıldan 5 yıla kadar men ve para cezası.

Şike ve teşvik primi: 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası.

Usulsüz bilet satışı: 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ve 5 bin liradan 10 bin liraya kadar para cezası. Ayrıca ilgili kulübe 250 bin liradan, 1 milyon 500 bin liraya kadar para cezası.

Tahrik edici yayınlar: Haber ve yorum yazan medya mensubuna 200 bin, ilgili medya kuruluşuna 500 bin liradan başlayan para cezası.

Kavga eden ve yaralanmaya neden olanlar: 3 yıldan 5 yıla kadar men ve 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası.

Spor alanlarına hasar verenler: 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakalardan men cezası.

Açıkçası benim kafama yatmayan iki yaptırımı koyu karakterler ile belirttim yukarıda. Tribünde oturup çirkin tezahürat yapan adama 4 yıla kadar men ve 10 bin liraya kadar para cezası verilmesi öngörülürken, sahaya dalarak oyunun durmasına sebep olan kişiler ise para cezasından muaf tutulup en fazla 5 yıla kadar men cezasına çarptırılabiliyor. Üstelik adam sahaya daldıktan sonra oyunun durmasına sebep olmamışsa sadece 2 yıl men cezası ile paçayı sıyırabiliyor..

Şimdi bu işte bir mantık görebilen varsa beni aydınlatsın. Sonuçta hukukçu değilim fakat bir insanın küfür etmesi, fiziki müdahalede bulunmasından daha mı ağır bir cezaya muhatap olur sosyal hayatta? Küfürü savunmuyorum tabii ki de, tribünde küfürlü tezahürat yapmak sahaya dalmaktan daha mı vahim bir olaydır? Mesela evinin bahçesindeki bir adama kaldırımda durup küfür etmek, bahçeye girip adamı darp etmekten daha mı ağır bir suçtur?

Bir de şu men cezası gerçekten de sağlıklı bir şekilde uygulanabiliyor mu ki acaba? Müsabakalardan men cezası alan şahıslar maçların olduğu gün karakola giderek imza atacaklarmış. Karakol ile stadyum yakınsa ne olacak? Adam imzasını attıktan sonra birkaç dakika geç de kalsa stadyuma giremez mi? Tribünde fotoğrafları asılarak teşhis edileceklerini okudum gerçi.Yahu o hengamede kim kimi tanıyıp da ihbar edecek ki? Yani kısacası benim gözümde caydırıcılıktan gene çok uzak ve biraz da göstermelik cinsten yaptırımlar var sanki ortada..

Mesela sahaya dalıp oyunun durmasına, hatta tatil edilmesine sebep olan şahıslar oracıkta yakalanıp trafik cezası kesercesine vatandaşlık numaralarına 3-5 bin lira tutarında para cezaları verilse, bu cezalar temyize kapalı olsa ve asla ertelenmese bir kişi dahi o sahaya dalmaya cesaret edebilir mi? Veya para cezasını karşılayamayacak durumda olanlar tutuklu olarak hapis cezası ile yargılansa çok daha kesin bir çözüm olmaz mı bu? Cezalar bu şekilde olsa bırakın sahaya girmeyi, yanlışlıkla oyun alanına düşen birisi tribüne dönebilmek için kendisini paralar eminim. Ama ne var ki bizdeki yasalar uygulanmak için değil, dışarıya “Bakın sizdeki kanunların aynısını bizler de kullanıyoruz” diyebilmek için konuluyor maalesef..

Umarım faydalı olur ama şu yeni tasarıdan benim pek de fazla bir ümidim yok. Zira hayli laçka gözüken ve bana göre biraz da samimiyetsiz duran şu müeyyidelerin tribün anarşizmini engelleyebileceğini asla düşünmüyorum açıkçası. Hayırlısı diyelim biz gene..