Etiket arşivi: Tribün

Adam Gibi Adam Olmak


Bazı güzel sözler vardır ya hani..

Aynı kişiye gereğinden fazla sıklıkta söylediğinizde ilk seferki etkisini yavaş yavaş yitirmeye, hatta zamanla etkisini yitirmeye başladığı gibi anlamını ve değerini de kaybederek gittikçe sıradanlaşmaya başlar.

Bir de bazı güzel sıfatlar vardır hani..

O sıfatlar da bu payeyi gerçekten hak eden kişiler için değil de liyakatsiz kişiler hakkında kullanıldığında tüm anlamını ve değerini yitiriverir..

İşte Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmenin de pek bir önemi ve ayrıcalığı kalmadı maalesef..

Başarılı sayılabilecek tek bir sezon haricinde Trabzonspor’ a tarihinin en utanç verici futbolunu oynatan, takımı soyunma odasındayken yüz üstü bırakıp kaçan, içerisinden yetiştiği kulübün kapısında yıllar yılı yatmış olmasına rağmen bir kere dahi yüzüne bakılmayan, alt lige postaladığı onca takımın varlığı ortadayken ikinci büyük şansını gene bu kulüpte kazanan ama kendisine sunulan tüm bu olanaklara rağmen arkasında koca bir enkaz bırakarak görevinden ayrılan bir teknik direktöre verilmişti ilk olarak bu paye..


Şimdiyse bu sıfat salt Trabzonlu olduğu ve sırf rakibimiz Galatasaray’ a çemkirdiği için sıradan bir devlet görevlisine layık görüldü. Hem de adına stadyumda pankartlar açılarak. Üstelik kafa kağıdında Trabzon yazmasına rağmen, üstlerine yaranma dürtüsü gönül verdiği takıma olan sevgisini bastırmış olan bir Galatasaray kongre üyesine yakıştırıldı bu sıfat..

Şimdi Trabzonlu ve aynı zamanda Trabzonsporlu Soner olarak soruyorum buradan..

Trabzon’ da “Adam gibi adam” olabilmek bu kadar kolay mı?

Söz konusu kişilere böylesine ulvi bir sıfatı hem de Trabzonspor taraftarları adına gönül rahatlığıyla bol keseden dağıtabilen bu zihniyet bir Şenol Güneş, bir Dozer Cemil, hatta bir Kazım Koyuncu gibi gerçek anlamda değerli insanların haklarını vermeleri gerektiğinde nasıl bir söz bulup da kullanacak?

Adama sormazlar mı “Hiç mi adam görmediniz?” diye..

Daha da kötüsü; sıradaki adam gibi adamınız kim olacak acaba?

Belediye’den Adamına Göre Muamele, Takımına Göre Fiyat

28 Kasım 2010 / İBB – Fenerbahçe Kapalı Tribün Fiyatı : 20 TL

12 Aralık 2010 / İbb – Trabzonspor Kapalı Tribün Fiyatı: 60 tl

2010-2011 Sezonu / İbb Kombine Bilet Fiyatı : 60 tl

Şimdi şu tabloyu gördükten sonra “Hakkat bu nasıl bir adaletsizliktir arkadaş. Bu türden keyfi tutarsızlıklara ne zaman son verilecek?” şeklinde tepki göstermek yerine “İyi ama ona bakarsak Fenerbahçe taraftarına da böyle özel tarifeler uygulanabiliyor” gibisinden savunma mekanizmaları geliştirilmez umarım. Yanlış her yerde yanlıştır. Birileri tarafından daha önce yapılmış olması şimdi yapılan yanlışı masum göstermez. Zaten şu tablodaki tek çarpıklık Fenerbahçeliler’ in daha iki hafta önce aynı stadyuma bizim ödediğimizin üçte biri fiyatına girmiş olmasından ibaret de değil. Ne türden bir mutasyon ya da motivasyona uğradılarsa artık bir anda İBB aşkıyla yanıp tutuşmaya başladığı gözlenen çiçeği burnunda bir taraftar grubunun aynı maçı aynı tribünden bizimle birlikte (60 bin tl/17 maç) sadece 3,5 TL’ ye izliyor olmalarıdır da bir bakıma..

Tabii ki kombine alındığında bir maçın maliyeti, normal tek giriş ücretine oranla çok daha uygun olacaktır; eyvallah. Ancak aynı sezonda aynı tribündeki tek bir lig maçı fiyatı ile kombine fiyatı nasıl aynı olabilir? Üstelik bu fiyatın açıklanmasının tam da Trabzonspor taraftarlarının ülke geneline yayılan “70.000 kişi rekor için oradayız” sloganıyla organize ettikleri bir zamana denk gelmesi daha manidar olsa gerek. Bu durumda insanın aklına bu kombinelerin kendi varoluşlarını anlamlandırmak amacıyla finanse ettikleri birilerine sembolik fiyatlar eşliğinde peşkeş çekildiği ya da bazı takımların seyirci potansiyellerine ve ligdeki konumlarına bakılaraktan açıkça düdüklendiği düşüncesi geliyor. Başka bir olasılık olduğunu düşenen varsa söylesin söylemesine de benim aklıma bir üçüncü seçenek gelmedi açıkçası..

Çoğunluğu genç 80 milyonu aşkın nüfusumuza rağmen olimpiyatlarda rezil rüsva olduğumuz bireysel branşlarda sporcu yetiştirmek yerine kimselerin umursamadığı bir futbol takımını idame ediyor olmakla eleştirilen ve ne mazisi ne de tek bir taraftarı dahi olmaması sebebiyle yıllardır varlığı sürekli olarak sorgulanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi şimdi göğsünü gere gere “Artık bizim de bir taraftar grubumuz olduğuna göre bu takımı hayatta tutmaya devam edeceğiz” diyebilir. Ne mutlu onlara! Birilerini önemsiyor ve birileri tarafından da önemseniyorsunuz artık. Gene de her türlü olumsuz saha, hava ve masabaşı şartlarına rağmen bizler yarın orada olacağız ve Trabzonspor’ u yalnız bırakmayacağız..

Son olarak da size söylüyorum İBB, neymişsiniz siz arkadaş!

Önce Hizmet Sonra Kombine


Her yeni sezon öncesinde bazı yöneticilerin sıklıkla dile getirdiği bir mevzuudur şu kombine biletler ile ilgili söylemler. Kombine biletlere taraftarın ilgisinin fazla olmadığı zamanlardaysa genellikle serzeniş şeklinde cereyan eder. Bu demeçler vasıtasıyla taraftarın dikkati çekilir, taraftarlık bilinci hatırlatılır ve hatta yeni yapılacak transferlerin gerçekleşmesi olasılığı dahi kombinelere gösterilecek alakayla ilişkilendirilir. Yani amiyane tabirle “Madem icraat bekliyorsunuz, önce paraları görelim” mesajı verilir. Yapılması beklenen yeni transferlerin yanısıra verilmesi zorunlu hizmetler dahi taraftarın sırtına ve onların taraftarlık sorumluluğuna yükletilir bir anlamda..

Bir kere bu zihniyetin, ne günümüzün ekonomik ve iktisadi gerçekleriyle ne de mantık çerçevesinde açıklanabilecek hiçbir tarafı olmadığını belirteyim kendi adıma. Sonuçta bu kulüpler her ne kadar sportif faaliyet gösteriyor olsalar da, gelir-gider dengeleri olan, kar-zarar tabloları bulunan ve ticari faaliyetler de göstererek profesyonelce yönetilen oluşumlardır. Bu durumda taraftarlar da var olan takım sevgilerinin yanısıra hiçbir ticari kazanım imkanları olmayan ve söz konusu kulüplerin müşterisi durumundaki olgulardır. Bu somut gerçek açık ve net bir biçimde ortada olmasına rağmen sporseverlerin kendi takımlarına duydukları sadakatin her sezon başında bu türden demeçler ile pervasızca sorgulanıyor olmasını asla kabullenemiyorum..

Oysa bu devinimin tamamen aksine işlemesi gerekmiyor mu? Burada ilk hamleyi yapması gerekenlerin taraftarlar değil de kulüpler olması gerektiği açıkça ortada değil mi? Yani dükkanlarının vitrinlerine müşterileri çekecek ürünleri koyması gerekenler kulüp yöneticileridir tabii ki. Hele ki bir önceki sezonu açık ara şampiyon bitirmiş olan kulüpler dahi her yeni sezon öncesinde taraftarının ilgisini cezbeden ve onlara heyecan veren transferler yapma zorunluluğunu hissederken, ilk hamleyi taraftardan bekleme aymazlığı alabildiğine antipatik bir yaklaşım olsa gerek..

Mesela Fenerbahçe Kulübü, Saracoğlu Stadyumu’ nun son derece modern bir görünüme kazandırılması sonrasında kombine satışlarında muazzam bir artış trendi yakalamıştı. Çünkü önce hizmet kalitesini, sonrasındaysa doğal olarak satışı artırmışlardı. Hatta Trabzonspor‘ da Albayrak ve Şener Yönetimleri’ nin ilk dönemlerinde gerçekleştirdikleri taraftarları fazlasıyla heyecanlandıran transferler de buna benzer olumlu bir etki meydana getirmişti. Dolayısıyla buradan şunu net bir şekilde görüyoruz ki, Kulüp Yönetimleri’ nin taraftarın ilgisini çekmeye yönelik yapmış oldukları bütün yatırımların karşılığı kendilerine bir şekilde dönmektedir. Yani parasını peşin verdikten sonra hizmet beklemek durumunda olan taraftara nazaran mali risklerinin alabildiğine düşük olduğunu dahi söyleyebiliriz rahatlıkla..

Sonuç olarak, yeni transferler ya da hizmet içeren bir takım hamleler yapılsa da yapılmasa da taraftarlık yükümlülüklerini kayıtsız şartsız yerine getiren ve takımlarına büyük bir sadakat ile bağlı olan bir çok taraftarın varlığını görmezden gelmesek de taraftarın bu karşılıksız sevgisinin bu şekilde suistimal edilmesini de uygun bulmuyorum kendi adıma.

Her ne kadar “İstediğim şu oyuncular getirilmezse kombine almam” ya da Şu futbolcudan kurtulmadığımız sürece tribüne gitmem” tepkisini de pek sağlıklı bulmuyor olsam da kısacası, önce Yönetimler kendilerine düşen görevi layığı ile gerçekleştirecek, sonrasını taraftardan bekleyecek..

Kim Takar Bu Yasayı!

Bu sezon özellikle Diyarbakırspor maçlarında çıkan tribün olayları neticesinde TFF ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı, Şiddet Yasası’ nı yürürlüğe koymak için düğmeye basmış. Söz konusu yasa önce Bakanlar Kurulu’ nun onayını aldıktan sonra TBMM tarafından da değerlendirilip yürürlüğe girecekmiş. Bu tasarı hazırlanırken de Hollanda ve İngiltere’ de hali hazırda uygulanmakta olan modellerden alıntılar yapılmış. Onay bekleyen yasanın ana başlıkları aşağıda gözüküyor..

Statlara yasak madde sokmak ve kullanmak: 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakalardan men, 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası.

Çirkin ve kötü tezahurat: 2 yıldan 4 yıla kadar men, 5 bin liradan 10 bin liraya kadar para cezası.

Maçlarda yasak alana girmek: Tribünlerden oyun alanına giren kişiye 2 yıla kadar müsabakalardan men, oyunun durmasına neden olanlara 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakalardan men cezası.

Yasak beyan ve demeç: 100 bin liradan başlayan para cezası.

Dini ve etnik ayrımcılık: 3 yıldan 5 yıla kadar men ve para cezası.

Şike ve teşvik primi: 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası.

Usulsüz bilet satışı: 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ve 5 bin liradan 10 bin liraya kadar para cezası. Ayrıca ilgili kulübe 250 bin liradan, 1 milyon 500 bin liraya kadar para cezası.

Tahrik edici yayınlar: Haber ve yorum yazan medya mensubuna 200 bin, ilgili medya kuruluşuna 500 bin liradan başlayan para cezası.

Kavga eden ve yaralanmaya neden olanlar: 3 yıldan 5 yıla kadar men ve 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası.

Spor alanlarına hasar verenler: 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakalardan men cezası.

Açıkçası benim kafama yatmayan iki yaptırımı koyu karakterler ile belirttim yukarıda. Tribünde oturup çirkin tezahürat yapan adama 4 yıla kadar men ve 10 bin liraya kadar para cezası verilmesi öngörülürken, sahaya dalarak oyunun durmasına sebep olan kişiler ise para cezasından muaf tutulup en fazla 5 yıla kadar men cezasına çarptırılabiliyor. Üstelik adam sahaya daldıktan sonra oyunun durmasına sebep olmamışsa sadece 2 yıl men cezası ile paçayı sıyırabiliyor..

Şimdi bu işte bir mantık görebilen varsa beni aydınlatsın. Sonuçta hukukçu değilim fakat bir insanın küfür etmesi, fiziki müdahalede bulunmasından daha mı ağır bir cezaya muhatap olur sosyal hayatta? Küfürü savunmuyorum tabii ki de, tribünde küfürlü tezahürat yapmak sahaya dalmaktan daha mı vahim bir olaydır? Mesela evinin bahçesindeki bir adama kaldırımda durup küfür etmek, bahçeye girip adamı darp etmekten daha mı ağır bir suçtur?

Bir de şu men cezası gerçekten de sağlıklı bir şekilde uygulanabiliyor mu ki acaba? Müsabakalardan men cezası alan şahıslar maçların olduğu gün karakola giderek imza atacaklarmış. Karakol ile stadyum yakınsa ne olacak? Adam imzasını attıktan sonra birkaç dakika geç de kalsa stadyuma giremez mi? Tribünde fotoğrafları asılarak teşhis edileceklerini okudum gerçi.Yahu o hengamede kim kimi tanıyıp da ihbar edecek ki? Yani kısacası benim gözümde caydırıcılıktan gene çok uzak ve biraz da göstermelik cinsten yaptırımlar var sanki ortada..

Mesela sahaya dalıp oyunun durmasına, hatta tatil edilmesine sebep olan şahıslar oracıkta yakalanıp trafik cezası kesercesine vatandaşlık numaralarına 3-5 bin lira tutarında para cezaları verilse, bu cezalar temyize kapalı olsa ve asla ertelenmese bir kişi dahi o sahaya dalmaya cesaret edebilir mi? Veya para cezasını karşılayamayacak durumda olanlar tutuklu olarak hapis cezası ile yargılansa çok daha kesin bir çözüm olmaz mı bu? Cezalar bu şekilde olsa bırakın sahaya girmeyi, yanlışlıkla oyun alanına düşen birisi tribüne dönebilmek için kendisini paralar eminim. Ama ne var ki bizdeki yasalar uygulanmak için değil, dışarıya “Bakın sizdeki kanunların aynısını bizler de kullanıyoruz” diyebilmek için konuluyor maalesef..

Umarım faydalı olur ama şu yeni tasarıdan benim pek de fazla bir ümidim yok. Zira hayli laçka gözüken ve bana göre biraz da samimiyetsiz duran şu müeyyidelerin tribün anarşizmini engelleyebileceğini asla düşünmüyorum açıkçası. Hayırlısı diyelim biz gene..

Ölen Yoksa Aynen Devam!

Galatasaray – Ankaragücü maçında Ali Sami Yen tribünlerinde iki taraftar arasında geçen olay günlerdir konuşuluyor. Gördüğümüz kadarıyla lafla atışma şeklinde başlayan bu kavga neticesinde sarı kırmızı kıyafetli taraftar siyah beyaz kıyafetli diğer taraftarı tabiri caizse emanet mandayı döver gibi bir güzel marizliyor. Amansız dayağı yiyen eleman linç olmaktansa kendisini bir alt tribüne atarak kurtarma yoluna gidiyor. Ardından bu münferit olay neticesinde Galatasaray Kulübü’ ne 185 bin TL para cezası geliyor. İşin ilginç yanı bir sonraki hafta Ali Sami Yen Stadı’ nda Fenerbahçe derbisinin oynanacak olması tabii ki. Doğal olarak tartışmalar da bu noktadan sonra alevleniyor..

Bir kere şunu baştan söyleyeyim. 25 bin kişinin bulunduğu bir ortamda 5 dakika süren bir kavga sonucunda o adam tribünden aşağıya düşüp hayatını kaybetmiş olsaydı dahi bu olaydan dolayı Galatasaray Kulübü’ nin sahasını kapatmayı bırakın, para cezası vermek bile son derece anlamsız bir karardır nazarımda. Zira söz konusu talihsiz taraftar biraz daha ters düşse muhtemelen ölümcül bir kaza gerçekleşmiş olacak ve Ali Sami Yen büyük bir ihtimal ile kapanacaktı..

Fakat ortalıkta dolaşan tartışmalara şöyle bir bakıyorum da, Galatasaray cephesi çıkıp da “Kardeşim, iki adam tribünde biribirini yedi diye koca camiayı cezalandırmak da neyin nesi? Asıl olayı çıkaranlar cezalandırılmalıdır” diyemiyor yahu. Bunu söylemek yerine garip bir şekilde “Adam oradan kendisi atladı, atılmadı. Ahanda videodan da görüyoruz” gibisinden komik savunma şekilleri geliştiriyor..

Aslında bana kalırsa bir adamın tribünden atılmasından daha trajik olan şey, o yükseklikte bir yerden atlamayı dahi kurtuluş olarak görmesine sebep olacak korku ve paniği hissetmiş olmasıdır zaten. Sen adamın oradan aşağıya atlamasına sebebiyet verecek kadar büyük tehdit oluşturmuşsan bu daha vahim bir haldir yani. Bir de “Orada dayak atan adam aslında diğerinin atlamasını engellemeye çalıştı” diyenler var ki onlar ayrı komedi. “Adamın aşağıya atlamasını engellemek için biraz zor kullanmak durumunda kaldı” deseler daha mantıklı olacak neredeyse..

Ama diyorum ya, kimse kalkıp da bu bireysel olayın camianın geneline etki edecek bir yaptırıma muhatap olmaması gerektiğini söylemiyor nedense. Ortada yazılanlar, dolaşanlar bir nevi kayıkçı kavgasından öteye gidemiyor haliyle tabii..

Şimdi biraz daha açıklayıcı olabilmek maksadıyla spesifik bir örnek verelim. Haziran ayında İnönü Stadı’ ndaki dev konserlerde stadyuma en az 50 bin kişi akın edecek. Onları taraftar olarak düşünelim. Mesela Rammstein tayfası ile Megadeth fanatikleri bir şekilde biribirlerine dalsalar söz konusu müzik gruplarına herhangi bir ceza verebilir misiniz? Orada bir yaralanma gerçekleşirse ceza alacak taraf, olayı çıkaranlar ile organizasyonu düzenleyenler olacaktır tabii ki. Şimdi bu örnekteki organizatörü futbola uyarlarsak kime denk geliyor? Tabii ki Türkiye Futbol Federasyonu’ na . Ya da şöyle bir örnek de olabilir. Misal, Federer ile Nadal arasındaki maçta iki kişi kavga edip biribirini yaralasa iki tenisçiye herhangi bir yaptırım uygulanır mı? Hiç sanmıyorum. Eğer uygulanıyorsa o da alabildiğine saçma bir karar olmaz mı?

E daha neyi tartışıyoruz o zaman? Var mı futbol ile diğer iki örnek arasında kabaca bir fark? Bence yok. Sadece uygulamalar farklı nedense..

Bir de şu var. Genelde yapılan eyleme değil de sonucuna göre cezalar veriliyor. Tamam, adam öldürmek ile teşebbüs arasında bir fark vardır illa ki ama bu derece de olmaz ki. Tribünden yüzlerce sert cisim atılıp isabet sağlanmazsa maç devam ederken, bir tanesi isabetli atılıp da kafayı yardığında maç tatil edilebiliyor. Bu işte bir mantık görebilen varsa beri gelsin arkadaş..